Dr. Kerem Şahinboy
90 Bin Hayata Mal Olan Lojistik Felaket
Bu yazımızda sizleri lojistiğin oldukça farklı ve görece az keşfedilmiş bir araştırma başlığına, lojistik tarihine götürmek istiyorum. Tedarik zinciri yönetiminin en ilgi çekici bölümlerinden biri de lojistik tarihidir. Benim de bu konuda karşılaştırmalı analiz yöntemleri kullanarak yazdığım makalelerim bulunuyor. Lojistik tarihi, üniversitelerimizin gerek lojistik gerek tarih bölümlerinde öğrencilere farklı ders içerikleriyle mutlaka sunulmalıdır.
Geçtiğimiz ay, Cumhurbaşkanlığı Devlet Arşivleri’nin (Eski adı Başbakanlık Osmanlı Arşivi) halka açık kaynaklarını inceleyip Ford-Fulkerson’un maksimum akış algoritması yardımıyla yaptığım çalışmada değerli bulgulara ulaştım.
Burada okuyacağınız, Bâb-ı Âli Evrak Odası, Bahriye Nezareti Mektubî Kalemi, Dahiliye Nezareti Şifre Kalemi, Harbiye Nezareti Siyasi Kısım, Maliyeden Müdevver arşivlerinden edindiğim konvoy programları, liman çeteleleri, mekkari hayvan zayiat raporları, Üçüncü Ordu günlük iaşe cetvelleri gibi verilerin kullanılarak ortaya çıkartılan o araştırmanın nispeten özet ve daha rahat okunabilir halidir.
Gözünüzde canlandırın: Aralık 1914, Doğu Anadolu’nun zirveleri... 90 bin Osmanlı askeri, komutanlarının "şanlı bir zafer" vaadiyle yola çıkıyor. Rusları ezecek, Kafkasya’da ayaklanmalar başlatacak ve Orta Asya’ya uzanacak o büyük kış taarruzu... Başkomutan vekili Enver Paşa, kendisini yeni Napolyon olarak gören 33 yaşındaki o hırslı lider, bizzat ordunun başında. Heybesinde Turan hayalleri var. Peki, heybesinde ne yok?
Yeterince erzak.
O yürüyüşe başlayan askerler, tarihin en ölümcül lojistik felaketlerinden birine adım atmak üzereydi. Bu durum cesur olmadıkları için değildi. Onlar Balkan Savaşları'nda pişmiş mert Osmanlı askerleriydi. Felaketin sebebi ikmal subaylarının (lojistikçilerin) yeteneksizliği de değildi; birazdan göreceğimiz üzere, aslında işlerinde oldukça iyiydiler. Felaketin sebebi basitti: İstanbul’daki birileri matematiği hesaba katmamıştı. Ya da daha kötüsü, hesabı yapıp rakamların haykırdığı gerçeği görmezden gelmişti.
Sarıkamış Harekâtı, tarihe acı bir ders olarak kazındı. Ocak 1915’te 3. Ordu’dan geriye kalanlar Erzurum’a döndüğünde, yaklaşık 90 bin vatan evladı şehit düşmüş veya kaybolmuştu. Ruslar neredeyse savaşmak zorunda bile kalmamıştı; Osmanlı taburlarının olduğu yerde donup kalmasını izlemişlerdi. Kimi askerler ayakta, dinlenmek için durdukları pozisyonda donmuştu. Kimileri ısınmak için tüfek dipçiklerini yakmaya çalışmıştı.
Yüzyılı aşkın süredir tarihçiler suçu Osmanlı’nın yetersizliğine, Enver Paşa’nın megalomanisine ya da sadece kötü şansa attılar. Anlatı basitti: "Yanlış zamanda, yanlış bir şey denediler ve bedelini ödediler." Ama size asıl katilin çok daha sıradan ve bir o kadar da acımasız bir şey olduğunu söylesem? Bir dağ geçidi ve kimsenin yüzleşmek istemediği basit bir aritmetik işlem.
3’üncü Ordu, Aralık 1914’te Erzurum’da toplandığında hava aslında iyimserdi. Birlikler yeni Alman tüfeklerine kavuşmuş, talimlerini yapmıştı. Subaylar haritalar üzerinde kuşatma manevraları çalışıyordu. Enver Paşa’nın varlığı askerleri heyecanlandırmıştı. Plan, brifing odalarında kulağa harika geliyordu: Rusların kışın kullanılamaz sandığı dağ geçitlerinden hızlı bir ilerleyiş, tam bir baskın, kuşatma ve Ortodoks Noel’inden önce kesin zafer!
Ancak o brifing odalarındaki defterler bambaşka bir hikâye anlatıyordu. İkmal talep formları, taşıma kapasitesi raporları, önceki kışlarda yaşanan hayvan zayiat oranları... Sayılar ortadaydı. Sadece birinin bu rakamları toplayıp, "Bu iş yürümez paşam!" deme cesaretini göstermesi gerekiyordu.
Bugün modern lojistik şirketlerinin tedarik zincirlerini optimize etmek için kullandığı "ağ akış analizi" (network flow analysis) yöntemini kullanarak neyin yanlış gittiğini tam olarak ortaya koyabiliyoruz. Cevap hem basit hem de yıkıcı. Şimdi o sayılara bakalım.
Osmanlı 3'üncü Ordusu’nun işleyebilmesi için günde 450 ton ikmale ihtiyacı vardı. 90 bin askerin ekmeği, bulguru, eti... Tüfek ve topçu mühimmatı... Binlerce süvari atı ve yük hayvanı için yem... Yakacak, tıbbi malzeme, yedek giyim...
Peki, İstanbul’dan Karadeniz yoluyla Trabzon’a, oradan da o acımasız Kaçkar Dağları üzerinden cepheye uzanan tedarik zinciri? Kış koşullarında teorik olarak taşıyabileceği maksimum kapasite günde sadece 40 tondu. Bunu bir düşünün. İhtiyaç duyulanın sadece yüzde 8,9’u.
Bu, olimpik bir yüzme havuzunu bahçe hortumuyla doldurmaya çalışmak gibiydi. Hatta daha beteri; birileri diğer uçtan suyu boşaltırken, sizin havuzu damlalıkla doldurmaya çalışmanız gibi.
Suçlu kimdi? Tabii ki, Zigana Geçidi. Barış zamanında bile tehlikeli olan 2.032 metrelik bu geçit, kışın buzdan ve fırtınadan vücut bir cehenneme evriliyordu. Sıcaklık eksi 30’un altına düşüyor, kar sadece yağmıyor, kervanları yutan devasa yığınlara dönüşüyordu. Ama asıl trajedi hayvanlardaydı. Osmanlı ordusu, yerel tüccarlardan kiralanan sivil katır ve at kervanlarından oluşan "mekkari" sistemine güveniyordu. Bunlar bakım çizelgesi olan askeri araçlar değil, biyolojik sınırlarını zorlayarak çalışan yük taşıtlarıydı.
İncelediğimiz o soğuk finansal kayıtlar korkunç bir istatistiği ortaya koyuyor: Gümüşhane’den yola çıkan her 10 yük hayvanından sadece 2,8’i yükünü taşıyabilecek halde Erzurum’a ulaşabiliyordu. Diğerleri yolda ya sakat kalıyor, uçurumlardan yuvarlanarak kayboluyor ya da ölüyordu. Sağ kalan o 2,8 "kahraman" hayvan ise tam yük (100 kg) taşıyamıyordu; kendileri için de yem taşımak zorunda olduklarından yük kapasiteleri 80 kg’a düşüyordu.
Zigana Geçidi, ağ teorisinde "minimum kesim" (minimum cut) dediğimiz şeydi: tüm sistemin mutlak sınırlayıcı faktörü. Trabzon Limanı kapasitesini iki katına çıkarsaydınız, İstanbul’dan sevkiyatı üç katına çıkarsaydınız bile fark etmeyecekti. Zigana bir darboğazdı ve etrafından dolaşmak imkânsızdı. Doğa bir duvar örmüş, matematik de bu duvarın aşılamaz olduğunu kanıtlamıştı.
Hikayenin modern lojistik profesyonellerini ilgilendiren kısmı burada başlıyor.
Verileri segment bazında incelediğimizde şaşırtıcı bir tablo ortaya çıkıyor. Osmanlı lojistik subaylarının doğrudan kontrol ettiği alanlarda (İstanbul sevkiyatı, deniz nakliyesi, Trabzon limanı operasyonları) kapasite kullanım oranı %62-75 arasındaydı. Bu bir başarısızlık değildir. Tarihsel askeri standartlara göre bu aslında oldukça iyi bir orandır. Batı Cephesi’nde çok daha iyi teknoloji ve altyapıya sahip İngiliz kuvvetleri bile %60-75 verimlilikle çalışıyordu. Sistem işi yürütenler beceriksiz olduğu için çökmedi. Sistem, matematiksel olarak başarıya ulaşması imkânsız olduğu için çöktü.
Unvanının getirdiği sorumluluklara oranla hayalperest bir karaktere sahip Enver Paşa’nın planı cüretkardı. Lojistik sorununun askeri başarıyla çözüleceğini varsayıyordu. Yani, "Önce kazanalım, sonra Rus depolarını yağmalar karnımızı doyururuz" stratejisi. Alman askeri danışmanlar ve bölgeyi bilen Osmanlı kurmayları uyardı, ama Enver Paşa Napolyon’u ve Hannibal’i örnek alıyordu. İradenin ve sürprizin lojistiği yenebileceğine inanıyordu. Yanılıyordu.
Clausewitz’in "sürtünme" (friction) dediği kavram devreye girdi; yani kağıt üzerindeki savaş ile gerçek savaş arasındaki o öngörülemez "sayısız küçük olay". Depo komutanlarının çelişkili emirleri, açlıktan kırılan birliklerin konvoyları yağmalaması, donan personel... Sistem "çöküş döngüsüne" girdi. Ancak en kritik nokta şu: Her şey mükemmel gitseydi, o teorik 40 tonluk kapasitenin tamamı kullanılabilseydi bile, ordunun ihtiyacının ancak %9’unu karşılayabileceklerdi. Mükemmel operasyon, kaçınılmaz sonu sadece birkaç gün geciktirebilirdi. O dağlarda donan askerler lojistik başarısızlığın kurbanı değildi. Onlar, aritmetiğin desteklemediği bir hayalin kurbanıydılar.
Bugün bu senaryoları modelleyebilen yazılımlara sahibiz. Darboğazları tek tıkla görebiliyoruz. Ama temel ders değişmedi: Matematik sizin hırslarınızı umursamaz. Dünyanın en iyi ekibine sahip olabilirsiniz. Ama yapısal kapasite orada değilse, yine de başarısız olursunuz. Depo müdürünü veya tır şoförünü suçlamadan önce kendinize şunu sorun: "Bu operasyon matematiksel olarak mümkün müydü?" Trabzon’daki o lojistik subayları başarısız değildi; imkânsız kısıtlar altında mucizeler yaratan profesyonellerdi. Başarısızlık, hesabı yapamayan veya yapıp da görmezden gelen stratejik karar alıcılarındı. Bedelini ise bir millet ödedi. Sarıkamış’ın acısı bugün bile kalplerimizin en ortasında sızım sızım sızlar durur.
Sonuç
90 bin can... Kayıtlarda sadece "kayıp" olarak geçen binlerce vatan evladı. Ve 110 yıl sonra elimizde matematiksel kanıt var: Sarıkamış, Osmanlı’nın beceriksizliği değildi. Bu, operasyonel gereklilikler ile yapısal kapasite arasındaki ölümcül uyumsuzluktu.
Bugünün tedarik zinciri profesyonelleri için soru şu: Kendi rakamlarınızı kendiniz mi hesaplıyorsunuz, yoksa başkasının iyimserliğine mi güveniyorsunuz? İmkânsız şartlarda harikalar yaratan o Trabzon’daki depo müdürü müsünüz? Yoksa "Matematik tutmuyor, planı değiştirmeliyiz" deme cesaretini göstermesi gereken stratejik planlamacı mı? Çünkü Zigana Geçidi engeli metafor olarak hâlâ orada bir yerlerde. Sadece kılık değiştirmiş olabilir: Tıkanmış bir liman, eksik kadrolu bir depo veya fiziğe aykırı teslimat süreleri talep eden bir müşteri...
Unutmayın, matematik affetmez. Toplantıda ne kadar kendinizden emin konuştuğunuzla ilgilenmez. 3’üncü Ordu’nun donarak şehit olan askerleri bunu en acı şekilde öğrendi. Bizim onların fedakârlıklarından ders çıkarma şansımız var.
Bu şansı heba etmeyin.
Not: Birinci Dünya Savaşı, Kafkas Cephesi, Teşkilat-ı Mahsusa, Kurtuluş Savaşı, Doğu Karadeniz Tarihi benim merak alanıma giren konulardır. Bu başlıkları elimden geldiğince araştırır ve kaynak buldukça okurum. Aşağıya, benim de ikamet ettiğim Arhavi’nin Pilarget Köyü’nde yaşanan vatan müdafaası hadiselerinden bahsettiğimiz tarihçi, akademisyen ve yazar Dr. Mehmet Bilgin hocamızla yaptığım bir mülakatın videosunu ekliyorum. Merak edenler izleyebilir.




Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.