Dr. Kerem Şahinboy

Dr. Kerem Şahinboy

Gerilim Ekonomisi

Sosyal medyada dolaşan ve çok hoşuma giden bir tanım var: G. Michael Hopf’a atfedilen bu cümle, yazarın Those Who Remain isimli kitabında geçiyor. Hopf diyor ki “Zor zamanlar güçlü insanları yaratır, güçlü insanlar güzel zamanları yaratır, güzel zamanlar tembel ve cahil insanları yaratır ve bunlar tekrar zor zamanları yaratır”. Ne güzel özetlemiş değil mi?

Ekonomi biliminde refah-çürüme-kriz-toparlanma-refah olarak ifade edilen bu döngü birçok iktisatçı ve sosyolog tarafından araştırılmış; birçokları tarafından da araştırılmaya devam ediyor. Örneğin, Hyman Minsky’nin İstikrarsızlık Hipotezi istikrarın zamanla istikrarsızlığı ürettiğini söyler. Bir başka deyişle, ekonomi uzun süre iyi giderse şirketler, bankalar, yatırımcılar ve hanehalkı daha fazla ve kontrolsüzce risk almaya başlar. Borçlanma artar. Finansal sistem bu kırılganlığı taşıyamayacak hale gelir. Ardından, ufak bir şok kartopu etkisiyle büyük bir krize dönebilir.

Joseph Schumpeter’in Yaratıcı Yıkım kavramı da bu döngüyü doğrular niteliktedir. Schumpeter’e göre firmalar, teknolojiler ve alışkanlıklar (biz buna iş modelleri diyelim) zamanla eskir ve verimsizleşir. Kriz ve rekabet baskısı bu unsurları tasfiye eder ve ortaya yeni şirketler, iş modelleri ve teknolojiler çıkarır. Ardından onlar da benzer bir döngüde elenir giderler.

İlginçtir, İbn Haldun da bu konuyla ilgilenmiştir. Asabiyet teorisi adını verebileceğimiz bu düşüncesinde, İbn Haldun, zorlu koşullarda yaşayan topluluklarda dayanışma, disiplin ve mücadele kapasitesini diğerlerine göre daha yüksek bulur. Bu ‘bilekli’ topluluklar zamanla güç kazanır, devlet kurar ve zenginleşir. Refah arttıkça, lüks, gevşeme ve çözülme başlar. Peşinden, daha sert, daha dirençli ve çalışkan gruplar gelir ve sistemi yönetirler.

Ülkemiz bu süreçten azade değil, elbette. Türkiye’nin yukarıda belirtilen aşamaların hangisinde olduğunu hepimiz biliyoruz; ayrıştığımız nokta bu durum karşısında sergilediğimiz tavır. Kaldı ki, ayrışıyor olmamız da başlı başına bir sorun. Toplumda cehaleti, biatçılığı ve benden sonra tufan düşüncesini içselleştiren insanların nüfusun %30’ları civarında olduğunu düşünmemiz için elimizde yeteri kadar anket verisi var. Geride kalan %70’lik segment bu %30’luk kesimi uzun yıllardır fikir ve tutum değişikliğine ikna edemedi. Ne yazık ki, giderek büyüyen bu sorunu toplumun %100'ü şu veya bu şekilde ortaklaşa paylaşacak.

Bellman-Ford ve benzeri ağ tasarımı algoritmalarında negatif akış dediğimiz subvansiyel rotaları sisteme dahil edip rotayı mükemmelleştirmeye uygulamanın tabiriyle gevşetme, yani relaxation denir. Relax edilen algoritma optimize olmuştur, ancak iş orada bitmez. Kazanımlar elde ederiz, ancak gidilecek çok yol vardır çünkü sistem tekrar gerilecektir. Benzer bir paradigma, dünya siyasetinde geçtiğimiz yüzyıl etkin olarak kullanıldı. Günümüzde ise freni patlamışçasına kullanılıyor. Önce bir gerilim tasarımı dizayn ediliyor, ardından alınacak tepkilere göre kurgu gevşetiliyor. Gerilimle gevşeme arasındaki hallerin tümü, oyun kurucunun hanesine kâr olarak yazıyor. Biz bu döngüye gerilim ekonomisi diyebiliriz. Düşüncemizi birkaç örnekle destekleyelim.

USS Maine zırhlısı 1898’de Havana Limanı’nda patladı. Bu kaza, ABD toplumuna “Maine’i unutma!” sloganıyla pazarlanmaya başlandı.Hearst ve Pulitzer matbaaları yayımladıkları gazetelerle bu vakayı toplumsal bir histeri haline taşıdılar. Çok sonraları yapılan teknik incelemede, patlamaya geminin kömür kazanındaki bir sıkışmanın sebep olduğu ortaya çıksa da savaş çoktan başlamış ve İspanya’nın bölgedeki Küba, Porto Riko, Guam ve hatta Filipinler gibi sömürgeleri ABD’nin eline geçmişti. Vaşington, bu fiktif hamleyle Pasifik’teki donanma üs zincirini tamamlamış oldu. Gerilimin kazanca dönüştürüldüğü bu manevra basitti, ancak zaman içinde ABD’nin ekonomik paradigması haline dönüştü. Önce bir kıvılcım, ardından binlerce kaynak tarafından körüklenen propaganda alevi ve son adımda, yaratılan felaketin kâra dönüşmesi.

Bir örnek daha verelim. 1964 yılındaki Tonkin Körfezi olayında USS Maddox isimli savaş gemisinin Kuzey Vietnam saldırısına maruz kaldığı iddiası ortaya çıktı. Bu iddia takip eden yıllarda ABD’nin kendi ulusal güvenlik ajansı belgeleriyle çürütülse de iş işten geçmişti. Kongre Başkan Johnson’a fiilî savaş yetkisi verdi ve on bir yıl sürecek o korkunç Vietnam Savaşı (Vietnamlılara göre Amerikan Savaşı) başlamış olacaktı. Evet, Vietnam Savaşı ABD için de bir kayıp olarak resmedilir, ancak savunma sanayisi devasa kontratlarla beslendi, doların altın bağı koptu ve küresel ticarette dolar baskın piyasa ortamı doğmuş oldu. Savaşın faturasını Vietnam ve bir parça Asya ülkeleri öderken, kazananı uluslararası para sisteminin Amerikan iradesine teslim edilmesiyle ABD olmuştu.

2003 Irak işgali belki de bu örüntünün en arsız uygulamasıydı. Saddam’ın Irak’ına yaftalanan Nijer'den uranyum sevkiyatı belgelerinin sahte olduğu sonradan tescillense de, Powell'ın BM Güvenlik Konseyi'ndeki uydurmaca “tüp” sunumu istihbarat tarihine bir utanç örneği olarak geçti. Kitle imha silahları anlatısı asla doğrulanamadı. Körfez Savaşları sonucunda ülke parçalandı, bölgesel istikrar kırıldı, IŞİD doğdu, yaklaşık iki trilyon dolarlık bir maliyet birikti. Oysa Halliburton, KBR, ExxonMobil ve müteahhitlik zinciri için bu rakam maliyet değil, ciroydu. Petrol sözleşmeleri yeniden dağıtıldı; Kuzey Irak'ın hidrokarbon hatları yeni denklemde konumlandırıldı. Bebek katili PKK, birden demokrasi savaşçılarına dönüşürüldü. Türkiye'nin Kerkük-Yumurtalık hattındaki yıllar süren hukuki ve operasyonel uyuşmazlıkların kökenlerinin de bu kurgunun arka odasında atıldığı kanaatindeyim.

Renkli devrimler, Arap Baharı, Libya'nın 2011'de NATO uçaklarıyla yıkılması, Suriye iç savaşının dış destekli mecrası, Venezuela ambargoları ve nihayetinde Ukrayna; aynı şablonun farklı tonlardaki tezahürleridir. Gerilim tasarlanır, taraflar köpürtülür, kriz zirveye taşınır, ardından yaptırım rejimi, yeni boru hattı güzergâhı, dondurulmuş varlık havuzu ve yeniden yapılandırma kontratları masaya konur. Kuzey Akım hatlarının havaya uçurulması, Rus gazının yerini Amerikan sıvılaştırılmış doğal gazının alması ve Avrupalı sanayicinin maliyet üstünlüğünün eritilmesi; bunlar bir tesadüfler dizisi değil, koordineli bir gerilim mühendisliğinin somut çıktılarıdır.

Günümüzde aynı örüntünün lojistik ekseninde işlediğine her gün tanıklık ediyoruz. Kızıldeniz'de Husi saldırılarının başlamasıyla Süveyş trafiğinin dramatik biçimde çökmesi, Ümit Burnu rotasının yeniden gündeme gelmesi ve konteyner navlunlarının kısa sürede katlanması tesadüf değildir. Bab-ül Mendeb'i daraltan her gerilim, Süveyş'i denkleminden çıkaran her tehdit, alternatif rotaların ve özellikle Doğu Akdeniz limanlarının değerini katlıyor.

Tayvan Boğazı meselesi benzer bir gerilim mühendisliğinin tezahürüdür. ABD'nin "stratejik belirsizlik" politikası, Çin'i bölgesel olarak meşgul ederken TSMC'nin Arizona'daki yarı iletken fabrikalarına yığınla sübvansiyon yağdırıyor. Yarı iletken üretiminin yeniden Pasifik'in doğu kıyısına çekilmesi, Çin'in büyüme motorunun kritik bir vitesinin sökülmesi anlamına geliyor. Burada sıcak bir savaş yok; fakat savaş ihtimalinin kendisi bir pazarlık ve sanayi politikası aracı olarak işliyor.

Bütün bu örneklerde değişmeyen bir muhasebe ilkesi var: gerilimin maliyetini başkası ödüyor, gevşemenin getirisini hep aynı masa topluyor. İspanyol köylüsü, Vietnamlı çiftçi, Iraklı tüccar, Libyalı liman işçisi, Ukraynalı tahıl üreticisi, İranlı safran taciri ve şimdi de Yemenli balıkçı. Tedarik zinciri haritasını her açtığımda, kırmızıyla işaretlenmiş çatışma noktalarının ardında bu uzun bilançonun gölgesini görüyorum. Bilmemiz gereken husus, bir koridorun değerini yalnızca mesafe, maliyet ve kapasite belirlemediği; o koridoru kontrol eden iradenin gerilim üretme ve soğurma kapasitesinin de en belirleyici parametrelerden biri olduğudur.

Bu noktada, gerilim ekonomisi paradigmasının dış politika ve küresel ticaret eksenine sıkışıp kalmadığını, iç siyasette de operasyonel bir araç olarak nasıl kullanılabildiğini ele almamız gerekiyor. Ülkemiz için bu mesele soyut bir akademik egzersiz değil, gündelik hayatın içinden geçen somut bir gerçeklik hâline gelmiş durumda. Son on beş yıllık veriye baktığımızda yukarıdaki şablonun yurt içinde de hayata geçirildiğini görüyoruz: önce bir kıvılcım, ardından koordineli bir yayım dalgası, son adımda ise yaratılan gerilimin dar bir muhasebe defterinde kâra dönüşmesi. Ancak “Kimin defterinde?” sorusuna siz yanıt vermelisiniz.

19 Mart 2025 sabahında İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu'nun konutuna yapılan operasyon ve takip eden süreç, bu örüntünün son dönemdeki en görünür uygulamalarından biri olarak okunabilir. Olayların kronolojisi başlı başına bir tasarım fotoğrafı sunuyor: 18 Mart 2025'te İstanbul Üniversitesi yönetim kurulu İmamoğlu dahil 28 kişinin diplomasını "yokluk" ve "açık hata" gerekçeleriyle iptal etti; 19 Mart sabahı gözaltı operasyonu gerçekleşti; 23 Mart'ta yolsuzluk soruşturmasından tutuklama kararı çıkarken, terör soruşturmasında tutuklama talebi mali nitelikli suçlardan zaten tutuklanma kararı verildiği gerekçesiyle reddedildi; ve bu gelişmeler CHP'nin cumhurbaşkanlığı ön seçimini düzenlediği güne denk getirildi.

Piyasaların verdiği tepki, gerilimin maliyet kalemini doğrudan ortaya koydu: Türk lirası dolar karşısında yüzde 12,5'e varan değer kaybı yaşadı, BİST 100 endeksi yüzde 8,72 geriledi, JPMorgan yıl sonu enflasyon tahminini revize ederek faiz patikası beklentilerini güncelledi. İnsan Hakları İzleme Örgütü ise süreci "yargı organlarının önde gelen bir muhalefet siyasetçisini siyaset sahnesinden uzaklaştırmak amacıyla araçsallaştırılmasının en son örneği" olarak nitelendirdi. Aynı örgütün hatırlattığı bir gerçek, ölçeğin münferit olmadığını da gösteriyor: Erdoğan hükümeti 2023 yerel seçimlerinden bu yana 13 kez hakkında temelsiz terör soruşturması veya kovuşturması başlatılan seçilmiş belediye başkanlarını görevden alıp yerlerine kayyum atadı. Burada da örüntü tanıdık: önce gerilim tasarlanır, toplum kamplara ayrılır, ardından gevşeme adımlarıyla pazarlık masası kurulur.

Basın özgürlüğü göstergeleri aynı muhasebeyi başka bir hesap kaleminde tutuyor. Sınır Tanımayan Gazeteciler örgütünün 2024 Basın Özgürlüğü Endeksi'nde Türkiye 180 ülke arasında 158. sırada yer aldı ve durumun "çok vahim" olduğu ülkeler kategorisinde kaldı; 2026 endeksinde sıralama 163'üncülüğe geriledi. Türkiye'deki tutuklu gazeteci sayısı 30 dolayında seyrederken (sayısı sürekli değişiyor), tutuklamanın yerini alan ya da onu tamamlayan adli kontrol pratiğinin neredeyse sistematik biçimde yaygınlaştığı raporlara yansıyor. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Selahattin Demirtaş ve Osman Kavala dosyalarında tutukluluğun "çoğulculuğu bastırmak ve siyasal tartışma özgürlüğünü sınırlamak" ve "başvurucuyu susturmak" gibi art niyetlerle sürdürüldüğünü makul şüphenin ötesinde tespit etti. Bütün bu kararlar, gerilim üretiminin yargı eliyle kurumsallaştığı bir döneme işaret ediyor. Altında imzamız olan konvansiyonların ortak kararını takmıyoruz.

“Gerilim üretmenin maliyetini kim ödüyor?” sorusu, yurt içi örneklerde de aynı muhasebe ilkesiyle yanıtlanabilir. TÜİK'in açıkladığı verilere göre yükseköğretim mezunlarının beyin göçü oranı 2024 yılında yüzde 2 seviyesinde sabitlenmiş durumda; vakıf üniversitesi mezunlarında bu oran yüzde 4,3, vakıf üniversitesi tam burslu mezunlarında yüzde 8,3'e ulaşıyor. En yüksek beyin göçü oranına sahip alan yüzde 6,7 ile bilişim ve iletişim teknolojileri, en yüksek oranlı lisans programı ise yüzde 15 ile moleküler biyoloji ve genetik. Bu kesimin pek de AKP seçmeni olmadığını tahmin edebilirsiniz.

Bunların hiçbiri tesadüf değil; tam da ülkenin geleceğe taşıyacağı kollar göç hattının başında yer alıyor. TÜİK'in uluslararası göç verilerine göre 2024 yılında Türkiye'den giden göçle gelen göç arasındaki fark 109 bin 757 kişiyle Türkiye'yi net göç veren ülke kategorisine soktu; giden göçte ilk sırayı 25-29 yaş grubu aldı. Türkiye Gençlik Raporu'na yansıyan iki bulgu meseleyi sadece ekonomik değil, kurumsal bir umut kaybı olarak okumamızı sağlıyor: gençlerin yaklaşık yüzde 60'ı iş bulmak için en önemli faktörü "güçlü kişilerle bağlantı sahibi olmak" olarak gösteriyor; bunu uzmanlık ve "siyasal parti üyeliği" izliyor. Çalışma masamda toplanan bu rakamlar, tek tek bireysel kararların toplamı değil; yapısal bir liyakat kaybının somut tortusu.

Üretim cephesinde ise sermaye göçünün adı çoktan konmuş durumda. Volkswagen'in Türkiye'ye kurmayı planladığı üretim tesisi iptal edildi; Elon Musk yeni fabrika yatırımını Türkiye'ye yapmayacağını açıkladı; Ford Otosan üretimin bir kısmını Romanya'ya kaydırdı; Honda, Mazda, eBay, Steam ve BP gibi birçok önemli marka Türkiye pazarından ayrıldı. Borusan Holding, Gölcük'teki boru üretim tesislerini kapatarak Amerika Birleşik Devletleri'ne taşıdı; firmanın resmi açıklamasında "yurt dışı pazarlarda korumacılık politikaları giderek güçleniyor" denmiş olsa da, bu yalnızca denklemin bir parametresi.

Bir otomotiv yan sanayi yöneticisinin "Türkiye'deki üretim maliyetlerinde yaşanan artış, rakip ülkeler ile aynı üründe fiyat farkının yüzde 40-50'lere kadar çıkmasına yol açtı" ifadesi sahanın fotoğrafı niteliğinde. Aynı yöneticinin "Bizler de Türkiye bölgesindeki yatırımlarımızı durdurduk. Yurtdışına odaklı yatırımları gündemimize aldık" cümlesi, kararın geri dönüşlü değil, yapısal olduğunu gösteriyor. Türkiye'nin en büyük havlu ihracatçılarından Bursalı Grubu Türkmenistan'a tesis kuruyor; tekstil firmaları Mısır başta olmak üzere düşük maliyetli üretim merkezlerine yöneliyor. Sizce ilk paragrafta ifade edilen döngünün hangi aşamasındayız?

Bütün bu göstergeler bir araya geldiğinde, gerilim ekonomisinin yurt içi muhasebesi netleşir. Tutuklamalar, diploma iptalleri, kayyum atamaları, soruşturma dalgaları ve seçici hukuk pratiği toplumu kamplara ayırırken; ihracatçı kapasite yara alıyor, sanayi yatırımı erteleniyor, nitelikli iş gücü göç ediyor, doğurganlık düşüyor, doğrudan yabancı yatırım yön değiştiriyor. Tarikat ve cemaat yapılanmalarının kamu hayatındaki ağırlığı korunurken, üniversite öğrencileri, gazeteciler ve seçilmiş yerel yöneticiler delil yoğunluğu tartışmalı dosyalarla yargılanıyor. Bu tablo, yazımın başında alıntıladığım Hopf'un döngüsünü doğruluyor: refah dönemini izleyen çürüme, çürümeyi izleyen kriz. Ne var ki Minsky'nin uyardığı kırılganlığın aksine, bu sefer şokun kaynağı dışsal değil; sistem gerilimi içsel olarak, planlı biçimde üretiyor. Fikrimize itiraz edenler, dünyadaki gıda fiyat artışlarını ülkemizdekiyle karşılaştırabilirler.

İbn Haldun'un asabiyet teorisindeki "lüks, gevşeme ve çözülme" evresinin, yalnızca yöneten elitin değil, gerilim üretiminden net kazanç sağlayan dar bir çevrenin etrafında yoğunlaştığı söylenebilir. Bu kesimin kim olduğunu siz benden daha iyi biliyorsunuz.

Schumpeter'in yaratıcı yıkım mekanizması da sağlıklı işleyemiyor; hukuki belirsizlik ve yargısal araçsallaştırma altında piyasadan çekilen şirketlerin yerini yeni ve daha verimli yapılar değil, eski örüntülerin farklı kostümlerle yeniden sahnelenmesi alıyor. Bellman-Ford analojisine geri dönecek olursam, sistemde gerçek bir relaxation yapılamıyor; gevşetme adımları sözde atılıyor, negatif akışlar tasfiye edilmek yerine biriktiriliyor. Algoritmanın optimize olmamış hâliyle yaşıyoruz ve her iterasyonda toplam maliyet artıyor.

Asıl sorun şu: gerilimi soğuran irade tek elde toplandıkça, yurttaşın bu denklemden kazanım hanesi inceliyor; ödenen fatura ise daha çok hane halkına, daha çok genç araştırmacıya, daha çok küçük üreticiye yazılıyor.

Yazıyı kapatırken aklımdan geçen düşünce şu: Hopf'un döngüsü, Minsky'nin kırılganlığı, Schumpeter'in yıkımı ve İbn Haldun'un asabiyeti aslında aynı sahnenin farklı perdeleridir; ortak motif, gerilimi üretenle onu soğuranın hiçbir zaman aynı masada oturmaması, faturanın dışarıdaki bir hanenin defterine yazılmasıdır. Bellman-Ford'un dilinden konuşacak olursak, gevşetme adımı bir kez ihmal edildiğinde biriken negatif döngü algoritmanın bütününü çürütür; hatayı ise algoritma değil, ona inanan her düğüm öder. Şu hâlde sormamız gereken soru tarihsel değil, yapısaldır: Bu denklemde "biz" diye işaret ettiğimiz özne, kararını veren bir değişken midir, yoksa başkasının optimizasyon fonksiyonuna çoktan bir katsayı olarak yazılmış bir sabit mi?

Bu yazı toplam 250 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.