Dr. Kerem Şahinboy

Dr. Kerem Şahinboy

Yatırıma Değer Bir Pazar: Güzel Sanatlar Lojistiği

Leonardo da Vinci’nin Hz. İsa’yı resmettiği “Salvator Mundi” isimli yağlı boya tablosu, 2017 yılında 450 milyon Usd’ye satıldığında yer yerinden oynamıştı. Orijinalliği şaibeli bu eser, günümüzde (asitli kimyasallarla uğraşmayı da seven) Suudi Prens Muhammed bin Selman’ın yatında asılı. Türk parası karşılığı 13 milyar liraya yaklaşan bedeliyle bu eseri nasıl paketler, sigortalar ve taşırdınız?

Sıradışı bir rakamla satılan tek sanat eseri Salvator Mundi değil, Willem de Kooning’in “Interchangeable” isimli tablosu 300 milyon dolara, Paul Cezanne’ın “Card Players” isimli eseri 250 milyon dolara, Paul Gauguin’in iki güzel Tahitili kadını konu aldığı “Nafea Faa Ipoipo” isimli tablosu 225 milyon dolara satıldı. Liste uzayıp gidiyor. Bu eserleri güvenle depolamanız gerektiğinde hangi şartların yerine gelmesini talep ederdiniz?

Transworld Group’un araştırmasına göre küresel bazda güzel sanatlar lojistiği 2030’da 5 milyar doların üstünde bir ciroya ulaşacak. Ortalıkta gezinen farklı araştırmalar ve rakamlar da mevcut. Varsıllaşan, eğitim seviyesi yükselen toplumlar kendi sosyo-kültürel ve ekonomik sınıflarını yeniden karacak ve sanat eserine yöneliş artacak. Eldeki koleksiyonlar korunmakla kalmayacak, nicelik olarak da gözle görülür bir artış gerçekleşecek.

Koleksiyonerler artık dünyanın herhangi bir noktasından sanat eseri satın alıp, tercihlerine göre farklı noktalarına sevk edebiliyorlar. Düne oranla bu iş de oldukça yetkin yürütülüyor ve uluslararası alış veriş oldukça kolay. Tüm krizlere rağmen, sanat piyasası kendi dinamiklerini koruyor ve fuarlar, sergiler, bianeller, trianellerle ilgiyi ve talebi canlı tutmayı beceriyor.

Bir yanda koleksiyonerler varken, diğer yanda sanat galerileri, müzayede salonları, öbür tarafta müzeler bulunuyor. Bu kesimlerin tamamı aynı zamanda koleksiyoner vasfına da sahip. Görüldüğü üzere çok farklı profillerde müşterileri olan güzel sanatlar pazarı oldukça geçirgen. Bir koleksiyonerin müze açması gayet olası ve neredeyse tüm galeri sahipleri aynı zamanda birer koleksiyoner… Pazarda hareket eden müşterilerin paketleme, taşıma, eser asımı (mesken, ofis veya sergi alanında eserlerin kurulumu), depolama, sigorta, kataloglama ve monitoring dediğimiz belli aralıklarla genel kontrollerinin yapılması gibi hizmetlere ihtiyaçları katlanarak olarak artıyor.

Oaklins’in 2020 tarihli raporuna göre, küresel güzel sanatlar lojistiği pazarının %44’ü ABD’de, %20’si Birleşik Krallık’ta, kalanı ise diğer coğrafyalarda konuşlanmış durumda. Yeni zenginleriyle hızlı bir atağa kalkan Çin azımsanamayacak bir %18’le üçüncü sırada. Sanat koleksiyonları için kapılarını sonuna dek açan İsviçre ise %2 ile listede. İsviçre, bankacılıktaki uygulamalarını (görmedim, duymadım, konuşmuyorum) güzel sanatlar lojistiğinde de göstererek, küresel koleksiyonları üst düzey gizlilik taahhüdü içine girerek ‘serbest bölge’ içinde kurulmuş depolara çekmeyi başarmış. Böylelikle, milyarlarca dolar değerindeki sanat eseri, vergi radarından ‘yırtarak’ yüksek ücretler karşılığında depolanmaya başlanmış. İsviçre, dünyanın sanat eseri depocusu olmakla kalmamış; eserler, bu depolarda kayıt dışı bir şekilde ve gözetimden uzak el değiştirdiği için de kısmen eleştiri odağına yerleştirilmiş durumda.

Yine aynı rapora göre, sanat eserleri talebinde %70’lik payla bireysel koleksiyonerler önde. Müzeler ise ancak %5 talep yaratarak epey arkadan geliyorlar. Müze bağışçılarının da özel koleksiyonerler olduğu düşünülürse bu sıradışı bir oran değil. Durum böyle olunca, bireylerin sanat eseri taleplerinin altında somut bir şekilde kâr beklentisi yatıyor. Oaklins’in raporunda, koleksiyonerlerin %58 ila %70’in bir sanat eseri edinirken temel motivasyonlarının yatırım, ikincil beklentinin ise %53 ila %63 oranda “hedge against inflation” – enflasyona karşı koru(n)ma beklentisi- olduğunu öğreniyoruz. Araştırmaya katılanların koleksiyonerlerin %45’i satın aldıkları eserleri evlerinde koruduklarını belirtirken, %31’i koleksiyonlarının bir kısmını banka kasası, özel sanat depoları ve free-port olarak addedilen, İsviçre örneğinde bahsettiğimiz ‘serbest (!?) bölge’ depolarında istiflediklerini beyan ediyorlar. Karşımızda tastamam bir emtia pazarı var ve bu pazara özgü bir lojistik endüstrisi olmaması beklenemez.

Güzel sanatlar lojistiği dünyada gelişmekte olan ayrıcalıklı bir uzmanlık alanı olsa da ülkemizde -birçok konuda olduğu gibi- emekleme devrinde. Fuarları ve sergileri gezdikçe eser kurulumlarının alanında uzman, birincil işi güzel sanatlar lojistiği olan firmalar tarafından yapılmaya başlandığını görüyorum. Belli ki ülkemizde de bu konuda uzmanlaşma oluşmaya başlamış. Eskilerin, ev eşyası sevkeden, eserleri battaniyelere sarıp taşıyan; taşırken de kıran döken “Her Tür Eşya Taşınır” tipindeki kamyoncuları pazarın dışına itilmiş ve yerine bilinçli lojistik firmaları gelmiş.

Ülkemizde güzel sanatlar lojistiği pazarı genç, görece küçük ancak kesinlikle gelecek vadediyor. Son on veya yirmi senede sanat eseri koleksiyonu yapan bireylerin varsa çocuklarının bir kısmı bayrağı devralacak ve koleksiyonları büyütecekler. Taşıma, gümrükleme, paketleme, sigortalama, eser asımı gibi hizmetlere talep artacak. Eser sahibi, o birkaç milyon TL’lik Mehmet Güleryüz eserini ehil olmayan ellere teslim etmeyecek kadar gözünü açmış durumda. Bu sebeple, vizyon sahibi ve teknolojik altyapısı yetkin lojistik şirketlerimizin güzel sanatlar lojistiği pazarına odaklanmaları yerinde olacaktır.

Yine de eğri oturup doğru konuşalım, Türk sanat koleksiyonerleri pek eğitimli değildir. Gerçi, sanatçılarımızın da çoğunluğunun pek entelektüel olduğunu söyleyemeyiz. Son yirmi senede varsıllaşmış bu kesim sanat tarihi ve felsefesi okumadan, kavun karpuz satın alır gibi eser alır ve günün sonunda kaç para kâr elde ettiği konusunu dost meclislerinde böbürlenerek dile getirir. Bu kesimin önemli faydası sanatçılarımızın üretmeye devam etmesi için gereken finansal kaynakları döke saça da olsa sağlaması, bir patronaj oluşturmasıdır. Koleksiyonundaki işin niteliği değil sayısı, o eseri kaça ‘kapattığı’ ve ne akıllı bir “yatırım” yaptığı birçok koleksiyonerin ana motivasyonudur.

Bir şekilde paralar kazanılmış, ev, araba değiştirilmiş, yat satın alınmıştır. Sırada, yan komşu “Ali Beyler” gibi sanat eseri koleksiyonu yaparak ailenin “elit-metresi” yükseltilecektir. Eserlerdeki kompozisyonların güzelliğine, renklerin dansına, sanatçının duruşuna ve fikirlerine, o eserin öncüllerinin, ekolünün sanatsal unsurlarına bakılmaz. Bir yerden para bulunmuştur, bir galerici de “Bunu al, ileride çok değerlenecek.” diye kulaklara fısıldamıştır. Vatandaş da, köşeyi dönüyorum hissiyle üçer-beşer eser satın alır. Hal böyleyken, bir süre sonra evlere sığmaz hale gelen, paketinden bile çıkarılmadan odalarda istiflenen, gün yüzü görmeden ömür tüketen bunca sanat eseri için depo ihtiyacı doğar. Nem, güneş ışığı, toz hatta titreşim sanat eserinin düşmanlarıdır. Talep arzı doğurur ve bu işi bilen lojistik firmalar sırayla pazarda peydah olur. Bu durum üç aşağı beş yukarı ülkemizde de, geri kalan coğrafyalarda da böyledir.

Ben de benzer bir yaşam akışına sahip olduğumdan koleksiyonumun bir kısmını depolamak için bir lojistik firması araştırmaya başladım. Sanat eserlerinin konvansiyonel depolarda barındırılması mümkün olmadığı için işinin ehli bir depolama firması aramaya koyuldum. Beni şaşırtan bir isabetle, İstanbul, Dudullu Organize Sanayi Bölgesi sınırlarında yerleşik Art Factory’yi keşfettim. Art Factory, iki başarılı ve çalışkan gencin işlettiği, adının hakkını veren, göz kamaştırıcı bir sanat eseri deposu. Depreme dayanıklı inşa edilen bu yerleşkeye giriş çıkışlar Fort Knox gibi güvenli. İçeride ısı, nem, toz göz önüne alınarak oldukça steril bir yapı kurulmuş ve sağlıklı bir iklimlendirme yapılmış. Sanat eserlerinin, genel olarak 20o C sıcaklık ve %45-55 arası nem seviyelerinde depolanması gerekir, Art Factory’de de durum böyle. Müşteriler istedikleri ebatta açık veya kapalı hücreler kiralayarak sanat eserlerini burada depolamaya başlamışlar. Sanırım, ülkemizin en değerli koleksiyonlarının envanteri burada konuk ediliyor. Tavan yüksekliği ideal ve yangın tertibatı da güven veriyor. Ülkemizde işi sadece sanat eseri depolamak olan bir yerleşkeyi kendi gözlerimle görmekten dolayı mutlu oldum ve müteşebbislerimizle gurur duydum. Pazarın bu seviyeye gelmiş olması oldukça sevindirici ve umut verici.

Sektörümüzde uzun zamandır hizmet sunan meslektaşlarımız hatırlasınlar, işe ilk başladığımız yıllarda sunduğumuz hizmetler bugünkü kadar özelleşmiş miydi? O günlerde de bugünlerdeki gibi uzmanlık alanlarına sahip miydik? Zaman geçtikçe lojistik endüstrisi içinde yeni departmanlar ve iş tanımları ortaya çıkıyor. Yıllar içinde bu tanımların içini dolduran yeni uzmanlık alanlarıyla tanışıyoruz. Eskiden işten dahi kabul edilmeyen hizmetlerin (örneğin cenaze taşımacılığı, pet lojistiği, farma-lojistik, last-mile-deliveries, hatta canlı çiçek lojistiği gibi) artık kendi bölümleri hatta sadece o iş tiplerine odaklı hizmet üreten lojistik kurumları var.

Güzel sanatlar lojistiği de bu alanlardan biri ve önü çok açık… Yakında lojistik firmalarının iş ilanlarında sanat tarihi mezunu çalışanlar aradıklarını görürsek şaşırmayacağız çünkü o eserin nasıl taşınması, elleçlenmesi, depolanması, paketlenmesi, sigortalanması, asılması-toplanması, gümrüklenmesi, kontrol edilmesi gerektiğini bilen insanlara ihtiyaç doğacak. Birincil işi sanat eseri lojistiği olan firmaların sayısının arttığını göreceğiz. Ülkemizdeki ilk sanat eseri odaklı depolama firması Art Factory gibi teknolojik imkanları yüksek, çalışanlarının farkındalığı ve eğitimi yüksek güzel sanatlar depolarının sayıları da birer birer artacaktır. Bu pazarı keşfetmekte geç kalmadınız. Bugünden araştırmaya başlayın derim; en kötüsü sanat zehrini damarlarınıza alır ve birer koleksiyoner olursunuz.

Bu yazı toplam 626 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.