Dr. Kerem Şahinboy

Dr. Kerem Şahinboy

Kolera Günlerinde Aşk

Gabriel García Márquez, Kolera Günlerinde Aşk kitabında, Florentino Ariza’nın yarım asırlık bekleyişini anlatırken aslında zamanın bükülebilirliğinden bahseder. Ancak biz lojistikçiler için zaman bükülemez, faturalandırılır. Geciken her saat, demurrajdır. Beklenen her gemi, artan stok maliyetidir.

Donald Trump’un tek adam gibi davranarak, kongre onayını bile beklemeden, uluslararası hukuku ayaklar altına alarak Venezuela’ya yaptığı saldırıyı da Márquez’in kitabından etkilenerek “Trump Günlerinde Küresel Ticaret” olarak tanımlamak mümkün.

Dünya çok ciddi bir kavşağa gelmiş durumda. Birkaç gündür yaşanılan gelişmeleri Maduro gibi bir despotun devrilmesi olarak yorumlayıp sevinmek nahiflik olur. Artık kural, kanun, medeniyetler ittifakı gibi söylemlerin geride bırakıldığı bir döneme giriyoruz. "Bu siyasetçilerin işi, bize ne?" deme lüksümüz ne yazık ki kalmadı. Çünkü uluslararası hukukun cenazesi kalkarken, tabutu taşıyan da maalesef lojistik sektörü oluyor.

Bugün, o siyasi "kolera"nın, yani hukuksuzlukla normalize edilmiş saldırganlığın, tedarik zincirinin kılcal damarlarında nasıl bir pıhtılaşmaya yol açabileceğini değerlendireceğiz. Kemerlerinizi bağlayın; türbülans, bir önceki pandemiden çok daha sert olabilir.

Küresel savaş riski arttığında, ilk tepkiyi generaller değil, Lloyd’s of London verir. Sigorta şirketleri, dünyanın en iyi istihbarat örgütlerinden daha hızlı koku alırlar. Bir bölge JWC (Joint War Committee) tarafından "yüksek riskli bölge" ilan edildiğinde, gemi sahipleri için oyunun kuralları değişir.

Mevcut jeopolitik gerilimin (ABD-Çin, NATO-Rusya, Orta Doğu, Çin- Tayvan, ABD-Grönland, Meksika vb) tırmanması durumunda karşımıza çıkacak tabloyu romantize etmeden, sayısal gerçeklerle inceleyelim:

Savaş Riski Primi (War Risk Surcharge- WRS): Kızıldeniz krizinde gördük; tek bir Husi füzesi, sigorta primlerini gemi değerinin %0.1’inden %1’ine, hatta bazı durumlarda %2’sine fırlattı. Bu, 100 milyon dolarlık bir gemi için tek seferlik geçiş maliyetinin sigorta kaleminde 1-2 milyon dolar artması demekti. Bu maliyet kime yansıdı? Elbette nihai tüketiciye, yani size ve bize.

Rota Sapmaları ve Yakıt: Süveyş yerine Ümit Burnu’nu dolaşmak, bir Asya-Avrupa seferine ortalama 10-14 gün ve yaklaşık 1 milyon dolarlık ekstra yakıt maliyeti ekler. Eğer Tayvan Boğazı veya Hürmüz Boğazı gibi kritik "choke point"ler (dar boğazlar) bloke edilirse, dünya ticareti sadece pahalanmaz; fiziksel olarak tıkanır. Küresel ticaretin %80’inin denizyoluyla yapıldığını hatırlarsak, denizlerdeki hukuksuzluk, karadaki kıtlığın garantisidir.

2020-2022 dönemini hatırlayın. Bir virüs, tedarik zincirini kopardığında navlunlara ne olmuştu? Şanghay Konteyner Yük Endeksi (SCFI) 1.000 dolar seviyelerinden 5.000 dolarların üzerine çıkmış, spot piyasada 40'lık konteyner için 20.000 dolarlar telaffuz edilmişti.

Şimdi, bir virüsün değil, bilinçli bir askeri ablukanın olduğu bir senaryoyu düşünün. Pandemi döneminde limanlar "yavaş" çalışıyordu; savaş durumunda limanlar "hiç" çalışmayabilir. ABD’nin başını çektiği bu savaş havası enerji (Petrol/Gaz) kaynaklarında arz şoku yaratabilir ve varil fiyatlarında 200 USD’lerin üzeri görülebilir. Çin’in Tayvan’a uygulayabileceği kapsamlı bir abluka gelişmiş çip arzını %90 oranında boğabilir. Rusya – Ukrayna savaşının yarattığı tahıl kaynaklı kıtlık daha da büyüyebilir. Çin’in Venezuela petrollerinin en büyük müşterisi olduğu düşünülerek alacağı tepkisel bir tavır özellikle nadir elementler ihracını durdurmasıyla hammadde eksikliği sebebiyle fabrika kapanışlarına ortam hazırlar. Hatta, hızla silahlanma yarışına giren ülkelerin yaratacağı hiper talep sebebiyle metalurjide küresel darboğazların ve ani fiyat enflasyonlarının yaşanması olası olur. Covid-19 salgını bir "prova" niteliğindeydi. Gerçek "felaket filmi", küresel güçlerin ticaret yollarını birbirine karşı silah olarak kullanmasıyla vizyona girecektir.

Yazının ilk bölümünde bahsettiğimiz ABD’nin "haydut devlet" vari tutumu, Avrupa başkentlerinde soğuk duş etkisi yarattı. Grönland’ı satın almak (veya ilhak etmek) isteyen, Venezuela’ya "demokrasi getirme" adı altında petrolüne çökmeye çalışan bir Washington yönetimi, Brüksel için artık güvenilir bir "büyük ağabey" değildir.

ABD’nin Venezuala saldırısı sonrasında artık Rusya’nın Ukrayna’nın topraklarına çökmesini eleştirebilecek bir argümanımız da kalmadı zira, Ruslar ilk B.M. genel kurulunda “İlk taşı en günahsızınız atsın.” diyerek pamuğu Kuzey Atlantik Paktı üyelerine tek hamlede tıkayabilirler. Diğer yandan Çin, şimdiye kadar etrafında yüzdürdüğü savaş gemilerini çekinmeden Tayvan’ın limanlarına demirleyebilir. Zemberek boşaldı. ABD’nin izi, İsrail’in izine karışacak.

Net ifade edelim; Avrupa Birliği, ABD’den stratejik olarak kopmak zorundadır. Bu bir tercih değil, hayatta kalma refleksidir. Peki, bu ne anlama geliyor?

Ticari Bloklaşma ve "Friend-shoring": AB, tedarik zincirlerini "güvenilmez" Doğu'dan ve "istikrarsız" Batı'dan (evet, ABD artık istikrarsız, güvenilmez bir haydut devlet kategorisindedir) çekmeye çalışacaktır. "Nearshoring" (yakından tedarik) kavramı, teoriden pratiğe sert bir geçiş yapacak. Burası ‘çokomelli’ zira en yakınlardaki üretim ve insan kaynakları merkezlerinden biri Türkiye’dir.

Yeni Serbest Ticaret Anlaşmaları: AB, ham maddeye aç. Latin Amerika (Mercosur) ve Afrika ile ilişkilerini, sömürgeci geçmişinin sorunlarına rağmen, yeni bir "eşitler arası" (kısmen zoraki) düzlemde revize etmek zorunda kalacaktır.

Ancak AB’nin asıl sorunu lojistiktir. Rusya rotası (Kuzey Koridoru) kapalı. Okyanus rotası (ABD kontrolünde) riskli. Geriye tek bir rasyonel seçenek kalıyor. Türkiye’yi tekrar masaya davet etmek.

İşte tam bu noktada, Türkiye’nin haritadaki yeri, bir emlakçının "konum, konum, konum" sloganından çok daha fazlasını ifade ediyor. AB’nin ABD şımarıklığından ve Asya bağımlılığından kaçarken sığınabileceği en güvenli liman (mecazen ve harfiyen) Türkiye’dir.

Bu "yeni düzende" Türkiye’nin potansiyeli hamasetten arındırılmış şu üç başlıkta yatmaktadır:

Orta Koridor’un Altın Çağı:

Çin’den çıkıp Avrupa’ya giden yükler için Rusya hattı (Kuzey Koridoru) siyaseten ölüdür. Süveyş Kanalı (Güney Koridoru) ise bölgesel çatışmalarla istikrarsız. Bakü-Tiflis-Kars (BTK) demiryolu ve Hazar geçişli Orta Koridor, artık bir "alternatif" değil, Avrupa sanayisi için bir "can damarı"dır. Türkiye, bu hattın batı kapısıdır. Ancak, Kapıkule’deki tır kuyruklarını çözmeden "lojistik üs" olduğumuzu iddia etmek, patlak lastikle Formula 1 yarışına girmeye benzer. Altyapı yatırımları (Yavuz Sultan Selim Köprüsü demiryolu bağlantısı, Çandarlı Limanı projesinin akıbeti vb.) aciliyet kazanmıştır.

Enerji Hub’ı Değil, Enerji Vanası:

Avrupa, Rus gazından yüksek oranda koptu. ABD LNG’si ise pahalı ve politik şantaja açık (bkz Recep Tayyip Erdoğan’ın son ABD ziyaretindeki LNG alışverişi). Doğu Akdeniz gazı, Türkmen gazı ve hatta (ironik bir şekilde) İran gazı için Türkiye tek çıkış kapısıdır. Bu, Ankara’ya Brüksel karşısında muazzam bir pazarlık gücü verir. Lojistik sadece konteyner taşımak değildir; boru hatlarıyla enerji taşımak, stratejik lojistiğin zirvesidir. Bu sebeple, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, güncel konularla ilgili “AB olarak hepimiz aynı gemideyiz. Güvenliğimizi beraber sağlamak zorundayız.” çıkışını yerinde ve zamanında yaptı.

Trump’ı bir kişilik karar merkezi olarak görmek yanılgı olur. Trump, ABD paradigmasının günümüzde geldiği konumun siyasi bir figürüdür o kadar. Trump her ne kadar fevri hareket ediyor olsa da, hızla tükenen enerji ve yer altı kaynakları sebebiyle B.M.’nin beşli çetesinin zamanla sertleşeceğini ve kapabildikleri kadar köşe kapmaya çalışacaklarını biliyorduk. Topa ilk olarak Rusya girdi. Çin’de saha kenarında ısınıyor. Son gelişmeler sadece NATO’yu artık ‘hasta adam’ olarak konumlamadı ayrıca Birleşmiş Millet’leri de politik liderlerin arada bir toplanıp muhabbet ettikleri köy kahvesi seviyesine indirdi. İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan uluslararası denge siyasetinin acı bir şekilde çöpe atıldığını görüyoruz. Medeniyetler ittifakından kolera günlerine varmamız yüz yıldan az sürdü.

Türkiye Avrupa’nın Yeni Atölyesi (mi?)

Çin’deki üretim maliyetlerinin artması ve tedarik zinciri riskleri, Avrupalı üreticiyi Türkiye’ye yönlendirebilir mi? Tekstil, otomotiv yan sanayi ve beyaz eşyada Türkiye, Avrupa’nın "Çin’i" olma potansiyeline sahip mi? Limanlarımızın kapasitesi (Mersin, İzmir, Ambarlı, Derince) böyle bir değişikliğe uygun mu? AB’nin güvenlik endişeleri, Türkiye’yi tekrar masaya davet ettirir mi? Bunlar yanıt aranması gereken onlarca sorudan birkaçı.

Sonuç: Pusulasız Gemide Yön Bulmak

Girişte Márquez’den bahsetmiştik. Kolera Günlerinde Aşk’ta karakterler, belirsizliğin içinde bir kesinlik ararlar. Bugün küresel ticaretin aktörleri de aynı durumda.

ABD’nin saldırganlığı ve uluslararası hukuku bir kenara itmesi, dünyayı "Orman Kanunları"na geri döndürüyor. Bu ormanda hayatta kalmak için ise güçlü bir orduya sahip olmak yetmez; güçlü, esnek ve yedekli bir lojistik ağa sahip olmak gerekir. Şimdiye kadar tavşana kaç, tazıya tut çizgisinde bir diploması kurgulayan ülkemiz bunca krize, toza-toprağa, karışıklığa rağmen kaybettiklerini kazanabilir. Şu anda, Batı olarak konumlanan coğrafyada Putin’le konuşabilen birkaç ülkeden biriyiz. NATO sonrası AB için sadece jandarma görevi dışında, siyasal ve ekonomik söz hakkı da olan bir konuma gelmemiz yetkin diplomatların mesnetli kararlarıyla çok da zor görünmüyor. Bu durum ince, riskli, kırılgan ve puslu bir ipte cambazlık yapmaya benziyor.

Türkiye için bu kaos, sessiz ve büyük bir fırsattır. Ancak bu fırsat, "Dünya 5'ten büyüktür" sloganlarıyla değil; limanlardaki vinçlerin hızıyla, gümrüklerin dijitalleşmesiyle ve demiryollarının verimliliğiyle değerlendirilebilir. Hukukun bağımsızlığıyla, parlamenter demokrasinin güçlendirilmesiyle, ifade özgürlüğün bir imtiyaz değil hak olduğunun idrakiyle temellendirilebilir. Bizim için maliyeti ise, tek adam rejiminin halkın tabanına, entelektüellere , öğrencilere, işçiye, memura, emekliye yıktığı faturaya uluslararası konjoktör sebebiyle daha fazla katlanma mecburiyeti getirme olasılığıdır.

Márquez’in romanında aşk, zamanı ve mekânı yener. Ancak bizim dünyamızda zamanı ve mekânı yenen tek şey 'verimli lojistik'tir. Kolera (pandemi) geçti, ama onun bıraktığı hasar ve yeni "bulaşıcı hastalık" olan jeopolitik açgözlülük, navlun faturalarımıza yansımaya devam edecek. Biz lojistikçiler, her zamanki gibi, siyasetçilerin kırdığı vazoları taşımaya ve yapıştırmaya çalışacağız ancak, bu sefer yapıştırıcının fiyatı, vazodan daha pahalı olabilir. Türkiye için bu kaos, doğru hamlelerle bir lojistik rönesansına dönüşebilir. Yeter ki siyasetin kırdığı vazoları taşırken, kendi elimizi kesmeyelim.

Herkese huzurlu ve barış dolu bir 2026 dilerim.

Bu yazı toplam 604 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.