- Ulaştırma Bakanlığı, bir süredir geçiş belgelerinin kullanım durumunu takip etmek için belge iadesi zorunluluğu getirdi. Kontrol amaçlı yapılan bu uygulamanın, özellikle İtalya belgeleri söz konusu olduğunda büyük sıkıntı yarattığını biliyoruz. Sorunun çözümü için ne yapılıyor?
Avrupa’ya karayoluyla çıkan tüm taşımacılık firmaları geçiş belgesi almak zorundadır. Bu belgeler her yıl ülkeler arasındaki karayolu taşıma anlaşmalarına göre belirlenir. Kotalar artıp, eksilebilir. Belge iade zorunluluğu olan belgeler yeni çıkmış değil. Birçok ülkenin belge iade zorunluluğu vardı. İtalya belgesinin ise iade zorunluluğu yoktu. Belgeleri götürüp teslim ediyor ve yeni belgenizi alıyordunuz. İtalya’ya taşıma yapan firmalara UBAK dağıtım esaslarında bir değişiklik yaptılar. Yapılan değişikliklerle İtalya’ya taşıma yapan firmalara İtalya’da geçerli UBAK belgelerinin tamamını dağıttılar. Dolayısıyla bu dağıtımdan ülkenin belge kazancı söz konusu oldu. Bu belgeleri kazanırken, diğer ülkeler gibi İtalya’ya taşıma yapanlara da belge iade zorunluluğu geldi. Bakanlık bu belgeleri kontrol altına almak istiyor. Çıkarken UBAK belgesiyle çıktınız yeni belge almayacaksınız diyor. Aldıysanız bile kullanmadığınız belgeyi bana getireceksiniz. Bunun üzerinde plaka ve tarih yazmayacaksınız, ben yine bu belgeyi size vereceğim ama benim kontrolümde olacak diyor. Biz, bu operasyonel zorluğu biliyoruz. Bakanlığa şunu söyledik. Tamam, belge iade talebinizde bir sorun yok. Fakat, birinci belgeyi kaybedip iade edemediğinizde, 76 bin lira civarında bir ceza ödüyorsunuz. İkinci sefer kaybederseniz 10 gün o güzergaha araçlarınız gidemiyor. Bunu İtalya’da yapmamalarını söyledik. Biz İtalya’ya giderken şoförün çantasına garajımızdan çıkan belgeleri koymuyoruz. Römorku gemiye yüklüyoruz. Çantaya evrakları koyuyoruz. Çanta, aracın dolabında U.N Ro-Ro yetkilileri tarafından toplanıyor, uçakla İtalya’ya gidiyor. Adamlarımız alıp, gümrük işlemlerini yapıyor, dorse geldikten sonra şoför hangi dorse ya da çekiciyi alacaksa alıyor ve gidiyor. Yani inanılmaz operasyonel zorluklar var, ‘ne olur İtalya belgelerini bu zorunluluktan muaf tutun!’ dedik. Bu sıkıntıyı aşamayız, belge kayıpları fazla olacaktır. Şoför uçaktan indiğinde çantasını açıyor, hangi belgesi var, hangisi yok mühürlenmiş mi, mühürlenmemiş mi? Bununla ilgili sektöre yazı yazdık. İki klasör belgeyi UND’nin resmi görüşü olarak bakanlığa ulaştırdık.
BAKANLIK NİSAN AYINA KADAR İZLEYECEK
En son Müsteşarımız Talat Aydın ile görüştüğümüzde, ‘bu süreci nisan ayına kadar izlememize müsaade edin dedi. Çünkü, her üçer aylık periyotlarla belgeler dağıtılıyor. Sizin endişe duyduğunuz ölçüde bir sıkıntı yaşarsak tekrardan güncelleyebiliriz’ dedi. Şu aşama izleme aşamasıdır. Ancak, duyumlarımıza göre, belge kayıplarının önüne geçilemiyor. Bizim belgelere muhtaç olmadan taşıma yapabilmemiz gerek. Bunun için de sorunumuz hükümetimiz ile değil. Avrupa Birliği’nin tamamında bu belgelerin kaldırılmasıdır. Ormana bakıp ağacı tartışıyoruz. Asıl hedefimiz orman.
- Başta Bulgar plakalılar olmak üzere ülkemizde taşıma yapan yabancı araç sayısı hızla artıyor. Bunun için bir önlem çalışmanız var mı?
Türkiye’nin büyük bir lojistik pastası var, daha da büyüyecek. Dünya pazarlarıyla rekabet etmek isteyecek yeni firmaların ülkemize girmesi kaçınılmaz. Bizim yüklerimize de ortak olacaklar. Bunların aralarında özellikle Bulgar plakalı araçların ağırlıkta olduğunu tespit ediyoruz. Bu araçların bir kısmı kota ve belge engellerini aşmak için Türk işadamlarının yurtdışında kurduğu firmalardır. O araçlar da aslında Türk işadamlarımıza aittir. Nasıl belge artırmak için Rusya’da iş kurup yatırım yapan Türk firmaları varsa, bazı işadamlarımız da, Avrupa’da konuşlanıp orada yatırım yapıyor. Bunların ne kadar payı olduğunu söylemem mümkün değil ama yabancı araç artışında bunu da gözardı etmemek gerek. Bir yandan liberalleşmeyi savunurken, kendi koruma kalkanlarını da çok yukarılara çekmek mümkün olmayabiliyor. Yasal şartlarda bunu yapamıyorsunuz. Ama haksız yollarla taşıma yapanlarla mücadele etmek de bizim görevimiz. Ulaştırma Bakanlığı ile sürekli görüşüyoruz. Kontrol noktalarında Türk plakalı araçlara uygulanan kriterlere uygun olup olmadığı denetleniyor. UND olarak gümrük personeline Ulaştırma Bakanlığı’nın istediği belgelerin neler olması gerektiği konusunda gümrük personeline eğitimler veriyoruz. Türkiye’yi şöyle görmemeleri lazım. Yabancı firmalar, kurallara uyulduğu takdirde her türlü taşımayı yapabilir. Belgeleri, sayıları bellidir. Bu şartlarda çalışmalarında hiçbir sıkıntı yoktur. Bizim uğraşımız, gayrinizami şartlarda taşıma yapanları engellemektir. Yabancı plakalı araçların tamamına kısıtlama getirerek, Türk yatırımcılarına da zarar verilmemelidir.
- Mütekabiliyet diye ülkeler arası bir kural var. Araçlarımıza on binlerce Euro ceza kesilirken, bizim ülkemizde yabancı araç ne yaparsa yapsın ancak trafik cezası kesilebiliyor. Bunu yetkililere anlatıyor musunuz?
Avrupa ülkeleri ile sorunlarımızın temeli ne İtalya, Fransa taşıma belgeleri ne de Almanya transit belgesidir. Bizim asıl sorunumuz Türkiye’den AB topraklarına giriş noktası olan Bulgaristan ile yaşadıklarımızdır. Çünkü, diğer sıkıntıların tamamı Bulgaristan’ı aşarsanız başınıza gelir. Bulgaristan’ı aşamadığınızda diğer ülkelerde problem yok. Ya da tam tersi diğer ülkelerdeki problemleri aşsanız, Bulgaristan’daki sorunları aşamadıysanız Avrupa topraklarına giremiyorsunuz. Bulgaristan, kilit bir ülke. Bulgaristan bu konumunu biliyor ve bunu kullanacak her türlü argümanı ortaya seriyor. Bu küçük ülke, Avrupa’nın çekildiği taşımacılık pazarını dolduruyor. Araç sayısını çoğalttı, filoyu gençleştirdi. Avrupa Birliği’nin karayolu taşımacılığındaki en büyük filosuna Bulgarlar sahip olmak üzere. Nüfus küçük. Türkiye sınırları içinde yaptığınız en küçük cezai uygulamada oradaki sivil toplum örgütleri hemen ayağa kalkıyor. Baskılar sonucu bunu misliyle sizden alıyorlar. Duygusal davranmamalıyız. Ben şu kadar ceza yedim, sen de onun aracına kes dememeliyiz. Bizim geçiyor yılda 200 bin aracımız, onun geçiyor 30 bin. ‘Kim daha fazla kaybeder’e bakmak lazım. Biz de, hükümetimizin ‘sıfır sorun’ politikası gibi, Bulgaristan ile ‘sıfır sorun’ ile geçebilmenin yollarını arıyoruz.
- Bulgaristan’ı Ro-Ro ya da Ro-La gibi taşıma yöntemleriyle bypass etmek mümkün değil mi?
Bulgaristan ile yaşanan en büyük sorunlardan biri de frigorifik taşımalarda gerçekleşiyor. Kapıdan girerken numune alıp, kontrollerin yapılabilmesi için Sofya’ya gidip geliyorlar. Bu arada 3 gün araç bekliyor. Bu problemin de aşılması lazım. UBAK belgesi ile Avrupa’dan mal getirirken, Bulgaristan kriterleri kendi kafasına göre uyguluyor, aracınızı 48 saat tutabiliyor. Siz hiçbir şey yapamıyorsunuz. Çünkü, onun Avrupa Birliği üyesi olması onun lehine, sizin aleyhinize inanılmaz bir avantaj sağlıyor. O da Demokles’in Kılıcı gibi ülkeniz ve sektörün aleyhine inanılmaz bir şekilde kullanıyor. Ne yapıp yapıp Bulgaristan ile iyi geçinmek lazım, dostluğu geliştirmeliyiz. Ama, eğer İran, Irak, Suriye, Ortadoğu transite açılırsa, onun üzerinden Avrupa’da bir kara rekabet unsuru oluşursa o zaman şartlar eşitlenir. Biliyorsunuz yıllar önce Süleyman Demirel’in Bulgaristan’a gittiğinde ‘Ya bizim şoförlerimiz 10’ar mark versin size’ diye verdiği ‘ulufe’ bugün başımıza neler açtı. Osmanlı kültüründen geldiğiniz ve güçlü olduğunuz için bunları yapıyorsunuz ama bugünkü şartlarda ve modern dünyada bunların artık yeri yok. Kimsenin kimseyi sırtında taşıyacak durumu yok.
Bulgar dostlarımızla, sivil toplum örgütleriyle konuşuyoruz. Siz onlardan bir talepte bulunduğunuzda onlar hemen belgelerin artırılmasını sizden istiyorlar. Ceza yazıyorsunuz, hemen karşılğını veriyorlar. Araçlarının standartları bizimkilerinin yanında mukayese bile edilemez. Şu anda 1 milyon 300 bine yakın aracımız Avrupa’ya gidiyor. Bunların bir kısmını Ro-Ro ile götürüyoruz. Bir kısmı Kapıkule’den, bir kısmı İpsala’dan çıkıyor ama büyük bölümü Bulgaristan’dan çıkıyor. Köstence hattı, Bulgaristan’ı bypass etmek için bir alternatiftir. Ro-Ro hattı kuruluş felsefesine de uygundur. Bu alternatifler çoğaltılır ama tamamını taşıyamazsınız. Bunu en fazla bugünkünden yüzde 10 daha aşağı indirebilirsiniz. Türkiye’nin de kendini koruyabilecek kartlarını oynaması gerek ve bunu yapıyor. Sen benim gözümü çıkarttın, ben de seninkini çıkartacağım bir yöntem olamaz. Neticede ticaret yapıyoruz. Ticaretin gelişmesi de para kazanmayla ilintilidir. 8 milyon nüfuslu bir ülkede herkesin hükümete ulaşabilecek kanalları var. Onlar çabuk refleks gösterebiliyor ve sözleri de geçiyor. Özetle Bulgaristan ile iyi geçinmek zorundayız.
- Gümrüklerde uzun kuyruklar yaşanıyor. Bunun için ne gibi çalışmalar yaptınız?
Ortada bir gerçek var. Türkiye hızla gelişiyor ve değişiyor. Bu değişim ve gelişim hiç de öyle kolay değil. Bilgi çağındayız ve teknolojik altyapıyla ilgili problemler de yaşıyoruz. Bunu söylemem ne kadar doğru bilmiyorum ama, devletin entegrasyonuna uyum sağlayabilen firma sayısının ne kadar olduğuna bakmak gerek. Elektronik ortamda işlem yapabilme kapasitesi geldi bu ülkeye. Ne kadar arkadaşımız kendi ofisinden işlemini yapabiliyor. Biraz da hatayı kendimizde aramalıyız. Bugün hepimizin evlerinde oturup, TIR karnelerimizi sisteme girme şansımız var. Artık gümrüklere entegre olduk. Şoförün TIR karnesini gümrükten alıp, Kapıkule’den çıkarken işlemin yarısı bitmiş oluyor. Çabuk geçiyorsun. Ama siz hala, TIR karnesini getirip kapıda gümrükçülere, sağda solda iş yapanlara veriyorsanız, arabanız gümrükte bekler. Bir önceki de sizi bekler.
- Tanıdığım birçok nakliyeci, yönetiminizin bu konuda pasif kaldığını savunuyor. Radikal eylemlerle sesinizi duyurmak, gümrüklerdeki kaosa Ankara’nın dikkatini çekmez mi?
Bu işin bir boyutu ama şunu söylerseniz, İstanbul’daki Halkalı ve Erenköy gümrükleri bu yükü, stresi taşımıyor derseniz sonuna kadar haklısınız. İstanbullu bunu hak etmiyor. Yaşam kalitemiz düşüyor derseniz, ben de sizinle beraberim. Ben de bu kentte yaşıyorum. Benim de arabalarım var. Beni gümrüklere karşı pasif olmakla, sesimizi duyuracak politikalar üretmemekle suçlayan arkadaşlarımızın haftada 10 aracı gider, benim 200 aracım gidiyor ama o benden çok bağırıyor. Arkadaşlar, benim de canımın yandığını unutuyor. Bugün UND’nin başındaysam, bu sektörden 25 yıldır ekmek yiyen de biriyim ayrıca. Ama canımın yanması demek, ayağa kalkıp bağıracağım, çağıracağım anlamına gelmez. Sürekli görüşüyor ve söylüyoruz. Sorun yumak olmuş ve kim ne derse desin hemen çözülmez. Yarın köprüyü trafiğe kapatın baştan başa işgal edin. Kime sözünüz geçer? İstanbul halkını cezalandırırsınız. İstanbulluyu kendinize düşman edersiniz. Zaten trafikte sorunun kaynağı siz gösteriliyorsunuz. Bunun üzerine tuz biber ekmek istiyorsanız, buyrun gümrüklerdeki sorunu duyurmak için yarın köprüyü hep birlikte kapatalım. Sonra TIR’larımızla ilgili kamuoyundan, basından ve hükümetten gelecek tepkileri, görün bakalım. Sizce neyi çözmüş olursunuz? Bir işi yaparken, başkasına verebileceğiniz rahatsızlıktan da kaygı duymanız lazım. Biz, trafik aksamamalı diyoruz. Siz, bizi trafiğe çıkartmadığınız için ‘yürüme yasak’ları koyduğunuz için trafik kilitleniyor diyoruz. Yürüme yasağını koyduğunuz saate yetişmek için yola çıkıyor, sağ şeridi, parkları dolduruyoruz. 4 saat bekliyoruz. Yürüme yasağı çıktığında da, bütün kamyonlarımız sol şeritte ve trafiği bir 4 saat daha bloke ediyoruz. Bu dünyanın hiçbir yerinde yok. Trafik akmalı. Akarken de şunu yapmalısın, ‘sağ şeridi işgal eden TIR şoförünün ehliyetini alır, rafa kaldırırım’ Ya da aracını bir ay bağlarım. İtalya’da bu böyle yapılıyor. Sollama yasağı bulunuyor. Silivri’den Maltepe’ye kadar TIR’lara sollama yasağı koymanı anlarım. Ama kesemezsin, bu trafiği akıtman gerek.
- TIR kuyrukları Halkalı ve Erenköy’de insanları canlarından bezdirdi. Söz konusu sıkıntı, gümrüklerin konumundan da kaynaklanmıyor mu?
Halkalı ve Erenköy’de gümrük şehrin içinde kalmıştır. Orada rahatsız olan da sadece ben değilim. Orada meskûn mahalde oturan insanlarımız da rahatsız. Bu rahatsızlığı tek başıma protesto ederek çözemem. Zaten o rahatsızlıkların bir sebebi de benim. Halkalı’daki kuyruk Çobançeşme’ye indiğinde Boğaz Köprüsü kapanıyor. İkitelli Organize Sanayi kapanıyor. Daha nasıl eylem yaparım, trafiği kapatmış, İstanbul’u felç etmişim. Bizim derdimiz o gümrüğü oradan kaldıracak bilinci oluşturmada yardımcı olmak. Biz şikayet ediyoruz ama, halk da söylüyor; otobüsçüsü şikayet ediyor, minibüsçüsü sızlanıyor. Ulaştırma Bakanımız İstanbul karla boğuşurken, ‘TIR temizlemekten yol temizleyemedik’ dedi. En küçük doğa olayında dahi TIR’cının sorumlu olduğu gibi bir imaj var. Bir eylem yaparsak, konumumuz bugünden daha kötü olur. Mantıklı yaklaşmak lazım.
Gümrükler kalkmalı, Erenköy artık milyon dolarlık dairelerin satıldığı meskûn mahallerin içinde kalan bir yerdir. Ticaretin kuralı fayda/maliyet esasına dayanır. Hepimizin garajları, tesisleri İstanbul’un en değerli mülkleri üzerinde duruyor. Eğer o mülkleri başka şekilde değerlendirsek, bugünkü kazancımızdan çok daha fazla gelir elde ederiz. Maliyetlerimiz çok yüksek, lojistik faaliyetlerden kazandıklarımızla, gayrimenkullerimizden gelecek olanlara baktığımızda faaliyetlerimizden daha fazla para kazanacağımız görülecektir. Bizim şehir dışında daha ucuz yerlerde yapılanmamız ve o yapılanmanın neticesinde karlılığımızı artırmamız gerekir. Bugün UND merkezinin olduğu yer 4-5 milyon dolar yapar. İnşallah lojistik üslerin yerleri belli olduğunda UND’nin bu gayrimenkulünü elimizden çıkartıp, sektörle iç içe, iki bölgedeyse ikiye bölüp işin başında olmak dileğimizdir. Bunu yapabiliriz. Ankara Lojistik Üssü’ne gittiğimde çok hoşnut oluyorum, her şey iç içe. Eğitim merkezleri, konferans salonları, sosyal tesisler, gümrük hepsi bir arada. Bunları yapmak mümkün. Ama, bugünkü koşullara baktığınızda şu anda zaten dağınık ve en değerli araziler üzerinde konuşlanmış durumdayız. Lojistikçilerin bulunduğu İkitelli’deki 700 dönüm arazinin üzerinde taşımacılık yapıyoruz. Oradan da gidiyoruz ama yine İstanbul’un biraz dışına gidiyoruz. Gidebileceğimiz dış, yine en fazla 20 kilometre uzağımız. Bence, ülkenin hedefleri, planları yapılırken, 50 yıl sonrasına bakılması gerek. Bize artık ruhsat verilirken, Silivri’den Çatalca’dan öte yana vermek lazım. Devlet, bir an önce lojistik bölgeleri işaretlemeli ve teslim etmelidir. Bedava bir teslimden söz etmiyorum. Buralarda konuşlanacaksınız diye bir süre vermeli; hem İstanbul’u boşaltmalı, hem de İstanbul’un genişleme alanlarını bizlerden korumalı. Bizler de şehir dışında, daha çağdaş, daha modern, daha ucuza mal edebileceğimiz yapılara gitmeliyiz. Ve İstanbul’a TIR’ları sokmadan daha küçük araçlarla dağıtım yapabilecek hale gelmeliyiz.
- Bazı şoförler kanundaki bir boşluk nedeniyle açtıkları davalarla aldıkları harcırahların da, kıdem tazminatlarına eklenmesini sağlıyorlar. Bu durum, sektörde onarılamaz yaralar açabilir. Bunun için ne gibi çalışmalar yapıyorsunuz?
Uluslararası karayolu taşımacılığı yapabilmek için iki farklı grubun uzlaşı içinde çalışması şarttır. İşveren ve şoför arkadaşlarımız birbirinden ayrılmaz iki parçadır. Şoför arkadaşlarımız olmazsa, biz bu hizmeti üretemeyiz. Bizim arabalarımız olmazsa, bu arkadaşlarımız geçinemez. Şoför arkadaşlarımızla olan hukukumuzda bir sıkıntı yok. Yıllardır bu ülkede karayolu taşıması yapan arkadaşlarımızın çalışma şartları bellidir. Herkes de buna rıza gösterir. Son zamanlarda birtakım avukatlar, yasanın çok nazik ve ince bir yerini bularak, bizim aleyhimize; şoför arkadaşlarımızı kışkırtarak, bunlardan menfaat sağlıyor. Aslında bu menfaat, ne şoför arkadaşlarımızın cebine giriyor ne de bizi şoför arkadaşlarımıza daha iyi davranmaya itiyor. Tamamen avukatların ceplerine giden bir çıkar ilişkisinden başka bir şey değil yaşananlar.
Yasa, çok açık ve net olmasına rağmen, küçük nüanslarla sektörün aleyhine işleyen bir konuma ulaştı. Sektör, her türlü mağduriyetine karşın, şoförlerin hakkını koruma, iyi geçinerek birliktelikleri sürdürmek adına, her türlü uyarıyı yapmamıza rağmen, şoför arkadaşlarımızı o avukatların pençesinden kurtaramıyoruz. Bir nakliyeciyi mahkemeye verip, 2-3 bin lira haksız meblağı aldıktan sonra, sektörde yeni bir iş bulma şansının çok zor olduğunu gören arkadaşlarımız bu davalardan vazgeçiyorlar. Çünkü, işveren de kendini korumaya alıyor. Bütün borcunuzdan kurtulsanız da, sırtınızdan atamayacağınız bir yük var: Biri devlete olan borcunuz, diğeri de çalışanlarınıza…Bunun sıralamasında da işçi alacakları, devlet alacaklarından öndedir. Çalışanlarınızın hakkını ödemeden şirketinizi kapatmanız mümkün değil. Hal böyleyken, o TIR parklarında çantayla gezen, şoförlerle yemek yiyip mangal partileri yapan, bana göre hukuk adamı olmayan o insanlar sektörün iki paydaşını birbirine düşürüyor. Bu hiç de ahlakî bir durum değildir. Yasanın çok ince bir boşluğunu bir tarafın lehine veya aleyhine kullanmak sektörün menfaatine değil, sektöre zarar veriyor. Kişiselleştirip, sektörün geleceğiyle oynuyorlar. Birilerinin bunlara ‘dur’ demesi gerekir. Sektörün temel problemi şoför. Şoför yetişmiyor diyoruz. Şoför niye yetişsin? Genç arkadaşlarımız, bu problemi duyduğunda gelecek kaygısı yaşıyorlar. Hakkının ne kadar olduğunu, nereden alacağını, karşısına kim çıkıp ne şekilde razı edeceğini bilmiyorlar. Bana göre hukuk adamlarının bu konuda biraz daha hassas olması lazım. Yaptıkları iş, iki paydaşı birbirine düşürmekten öte geçemez. Bizlerin canı yanıyor ama asıl canı yanacak olanlar, bu davaları kazandıktan sonra, işlerine son verilecek olan, veya işlerine son verildikten sonra dava açıp, 5-6 yıl sonra işvereninden küçük paralar kazanan, sonra da ‘sektöre dönüyorum’ dediğinde sokakta kalan şoför arkadaşlarımız olacaktır. Artık herkes kurumsallaşıyor. Sosyal güvenlik sistemi Türkiye’de oturdu. Artık, sosyal güvenlik primi ödenmeyen, numarası olmayan hiçbir vatandaşımız olmadığı gibi, TIR şoförlerimizin de maaşını almayan, sosyal güvenlik şemsiyesi altında olmayanı yoktur.
Selçuk ONUR - LOJİSTİK EKİPMANLAR DERGİSİ