Ortalık Toz Duman

Dr. Kerem Şahinboy

Ortalık toz duman. Havalar sıcak. Ekonomi nanay. Butlan-şutlan derken milletçe aklımızı kaçırmak üzereyiz. Siyaset sahnesi karmakarışık, milletin halini düşünen yok. Elim kaleme gidiyor, yazsam Silivri’deyim; yazmasam gönül razı değil. Sıkıştık kaldık. Bari kendi göbeğimizi kendimiz keselim dedim; kendi kendimize tabiplik yapalım…Moralimiz düzelsin diye, riskli notalara dokunmayan ancak okuyunca belki sizleri bir parça tebessüm ettirecek bir yazı neşredeyim istedim.

Yıllar önce bir iş seyahati sebebiyle Sahraaltı Bölgesi'nde yer alan Kumasi kentinden Ejura’ya doğru benim gibi vidaları paslanmış, her ekleminden farklı ses çıkan bir Mazda ile yoldaydım. Yanımda, yerel acenteliğimizi yapan Kwabena isimli meslektaşım vardı. Akra’dan Kumasi’ye kadar yol tahammül edilebilir seviyedeydi, ancak Kumasi’den sonra Dune filmindeki gibi sarı renkli kum bulutlarının görüşü otuz metrelere indirdiği stabilize bir eziyete döndü. Bol sallantılı bir yolda birkaç saat direksiyon salladıktan ve farklı kontrol noktalarında aracımızı durdurup ‘sakalını’ koparan polislerle helalleştikten sonra varacağımız papaya çiftliğine ulaştık.

İlk tespitte hayatımda gördüğüm en büyük çiftlik burası olmalı diye düşündüm. Aslında çiftliği tek bir parçada görmek mümkün değildi. Yüz binlerce metrekare alana yayılmış, içinde papaya, nuni, ananas, aligundugi (evet, hiç duymadığımız), mango gibi meyveleri yetiştiren bir fabrika çiftlikti. Sahibi (ismini hatırlamıyorum) olan arkadaş, ABD’de yaşadıktan sonra ülkesine dönerek bu geniş alanı satın almış ve üretime başlamıştı. İşleri de tıkırında görünüyordu. Etrafta onlarca çalışan fide çelikliyor, ekim yapıyor, kasalanmış ürünler depolara taşınıyor, reefer konteynerler rampada yük alıyordu. Ganalı bu arkadaş Türkiye ile iş yapmayı istiyor, Türkiye’deki süpermarket zincirlerine taze meyve satmayı düşünüyordu. Üçümüz masaya oturup hesap yapmaya başladık.

Transit süre, navlun, ürünün raf ömrü, şu rotayı kullansak, yok orası olmaz, Antwerp’e gönderelim, oradan kamyonla sevk edelim, ne kadar firemiz olur diye hararetli bir şekilde tartışırken masaya içinde buzların döndüğü büyükçe bir sürahide yeşil bir meyve suyu geldi. Hava sıcak, yol yorgunuyuz. Kafamızın üstünde bir pervane üşengeç bir ritimle dönüyor. Ne kendine faydası var, ne bizi soğutuyor. Ben gayri ihtiyari limonata sandığım buz gibi suyu bardağıma döktüğüm gibi “Hop, yavaş. Dur” nidaları arasında iki seferde mideye yuvarladım. İksirimiz, nuniden mürekkep, alkollü bir şıraymış. Fermente edilen nuni (tırtıklı bir elma gibi düşünün) soğuk şarap halinde sunulur ve azar azar içilirmiş.

Rusya’dan idmanlı olan ben ve karaciğerim bu uyarıları latife olarak alsak da, ikinci bardak sonrasında yukarıda dönen pervane bana biraz yaklaşır gibi oldu. Meret, harareti de kırıyor; üçüncü ‘meyve suyumu’ da içtikten sonra, şuraya bir döşek serin de kıvrılıvereyim şeklinde bir halet-i ruhiyeye büründüm. Elden ne gelir? Zemberek boşalmış ya, bizimkiler de işi gücü bıraktılar, verdik kendimizi nuniye. İş toplantısı, kahkahaların duvarları badana ettiği, asker arkadaşların özlem giderdiği kahvehane sohbetine döndü. Küfelik olduk olacağız. Salon adamıyız (yersen). Beyefendiliğe toz sürdürmeyelim diye son bir hamleyle kaş göz edip, Kwabena’ya dönüşe geçelim mesajı yolladım, ancak o sırada yaptığım jestlerden bu anlam mı çıktı, yoksa Kwabena kendisine öpücük attım mı sandı, hatırlamıyorum.

Bizim çiftlik sahibiyle ayrılırken öyle bir kucaklaşmamız var ki, dışarıdan bakan biri, birinin diğerini askere uğurladığını falan sanırdı. Halbuki adamla iki saat önce tanıştık; şu anda adını bile hatırlamıyorum. Ne ilginç meslek şu lojistikçilik.

Altı saatlik dönüş yoluna çıktık, ancak sıcak kavuruyor. Arabada klima yok. Ben serinleyeyim diye Jim Carrey’in Pet Detective filmindeki gibi kafamı camdan dışarı çıkarıp duruyorum. Artık ne durumdaysa, Kwabena da diğer camdan kafasını çıkarıp duruyor. Biz bu şekilde, toz toprak yollarda muhtemelen zig-zaglar çizerek ilerliyoruz. Birkaç saat yol almıştık ki, bir köyden geçeyazdık. “Dur!” dedim. Şu köydekilere bir selam verelim. Köy dediğimiz de, çamur duvarlı, hasır çatılı dört veya beş metrekarelik, içinde iki insanın yatabileceği minik kulübeler. Nuni şerbeti damarlarımızda horon tepiyor. Bir ara kızıl ve mor ötesi renkleri de deneyimlediğimi hatırlıyor gibiyim. Kulübelerin girişinde ipin üzerinde kumaştan imal kapılar asılı. Yerlerde kurutulmaya bırakılmış kakao çekirdekleri (not: ham haline kakao, işlenmiş haline kakoa denir). Etrafta amaçsızca gezinen, ağaç diplerinde toplaşmış insanlar. Kwabena aracı sağa çekti. Yaklaşık on beş metre ileride birkaç kadın ve kendilerine doğru ilerleyen ben. İrkilmeleri çok doğal. Kadınların birinin ayağının dibinde üç dört yaşında minik bir kız çocuğu.

Ne onlar beni tanır, ne ben onları tanırım. Yere çömelip ellerimi iki yana açtım. Sanırım aklıma, o sıralarda benzer yaşlarda olan kızlarım geldi. Annesi bir süre tereddüt ettikten sonra gülümsemeye başladı. Ganalılar sıcak ve samimi insanlar. Küçük kızı sağ ayağıyla hafifçe iterek “Hadi git bakalım.” gibi bir şey söyledi. Küçük kız çocuğu tıpış adımlarla, biraz ürkekçe yanıma geldi ve kucaklaştık. Sümükleri beline kadar akmış. Yüzü dünya güzeli. Gözleri çakır çakır ve zeki bakan bu evlatla kucaklaşmamı unutamam. Sanırım, çocuklarımı da özlediğimden gözlerim doldu. Nuni suyunun tatlı-ekşi o mayhoş hissiyatına benzer tatlı-buruk bir ruh haline büründük. Kadınlar bu yabancının kucağında, sırıtan kız çocuğundan dolayı kahkahalaşıyorlardı. Bir süre sonra köydeki diğerleri de yanımıza geldiler. Biraz sohbet edildi, karşılıklı sorular soruldu, meraklar giderildi. Kızı annesine veriyorum. Gitmiyor. Annesi de eliyle “Al bunu götür.” diye şaka yapıyor. Etrafa bakıyorum, kerpiç duvar, saman çatı kulübeler. Hepimiz tebessümden inşa edilmiş bir denizde yüzüyoruz.

O yolculuğumda başıma gelen hoşlukları “Bir Delinin Çivi Yaraları” ismini verdiğim kitabımda uzun uzadıya anlatmıştım. Bugün de sitayişle hatırlar, hatırladıkça yeniden mutlu olurum. Pek mutlu olabilecek imkânları olmayan ancak onca eksiklik ve çaresizlik içinde bile basit bir tebessümün iyileştirici gücünü bana gösteren Ganalı köylülere selam olsun. Kakao üretip, kurutup yok pahasına satan bu cefakâr insanların çoğu bir çikolatanın tadını bilmeden bu dünyadan göçüp gidiyor.

Tüm bunları hatırladığımda kendi kendime sormadan edemiyorum: Biz de, kuruttuğu kakaonun çikolatasını ömründe bir kez tatmadan göçüp giden o cefakâr insanlardan ne kadar farklıyız; kendi terimizle yetiştirdiğimiz bu güzel memleketin tatlısı, biz daha bir lokmasını ağzımıza götüremeden başka sofralara mı taşınıyor yoksa? Tepemizde yıllardır aynı üşengeç ritimle dönüp duran o pervaneye de ne çok benzedik: ne bizi soğutuyor, ne derdimize derman oluyor, lâkin dönmüş olmanın hatırına dönüyor da dönüyor. Gel gör ki, hiçbir şeyi olmayan o çamur kulübenin eşiğinde, çakır gözlü minik bir yavrunun bana sımsıkı sarılırken fısıldadığı o kadim hakikati unutmadım; insanın avucunda bir tek tebessümü kalana değin, bu tozlu ve upuzun yolun nihayetinde, her şey, ama her şey çok güzel olacak.

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.