DON SKANDALI

Dr. Kerem Şahinboy

Türkçe zengin bir dil. “Don” dediğiniz, hem kasım ayazı, hem de her sabah giydiğimiz mütevazı iç çamaşırı. İspanyolcada ise soyluların adının önüne gelen bir unvan. Bu eylülde kelimenin iki anlamı aynı konteynere yüklendi. Bir yanda yüz binlerce yatırımcıyı donuna kadar soyulma korkusuyla baş başa bırakan fon krizi; öte yanda dünyanın en ünlü Don’larından, İspanya’nın eski kralı Juan Carlos’un aşkı, parayı ve proje ihracatını buluşturan hikâyesi. Birbirinden uzak iki ülke, birbirine fazlasıyla yakın iki soru: Parayı kim kazandı, hesabı kim verecek?

Baştan söyleyeyim. Bu köşede yıllardır navlun, konşimento, liman kapasitesi yazıyorum. Magazine meraklı biri değilim. Ancak dış ticaretin en az konuşulan kalemi olan “komisyon”, bazen gümrük beyannamesinden değil, yatak odasından çıkıyor. O zaman da lojistikçiye düşen, yükün nereden nereye, kimin adına ve hangi belgeyle taşındığını sorgulamak oluyor.

Yalova’da yirmi kat

Önce evdeki yangına bakalım. Az işlem gören hisselerde fiyat manipülasyonu şüphesiyle başlayan fon krizi, 16 Eylül’de Borsa İstanbul’da sert satışlara yol açtı. Bazı fonlar yoğun geri alım taleplerini karşılayamadı; yetkililer piyasayı istikrara kavuşturmak için adımlar attı. Yüz binlerce yatırımcının tasarrufu bu sarsıntıdan etkilendi. Savcılık soruşturması sürerken iddialarla kesinleşmiş bulgular arasındaki çizgiyi korumak gerekiyor.

Hikâyenin merkezinde Yalova’da faaliyet gösteren Özata Denizcilik de var. Muhalefet temsilcisi Zeynel Emre’nin iddiasına göre AKP Genel Başkan Yardımcısı ve eski Aile Bakanı Fatma Betül Sayan Kaya ile eşi İlyas Kaya, Nisan 2026’da ağırlıklı olarak bu şirketin hisselerine toplam yaklaşık 163 milyon lira yatırdı; eylüldeki satışlardan yaklaşık 2,17 milyar lira elde etti. Bu işlemlerin ayrıntıları ve hukuki niteliği soruşturma konusudur; iddia, kesinleşmiş suç anlamına gelmez. Kaya, iddiaların araştırılması için siyasi sorumluluk üstlendiğini belirterek 26 Eylül’de parti görevlerinden affını istedi. Şirket ise yönetim kurulu başkanı ve başkan yardımcısının soruşturma kapsamında tutuklandığını kamuya açıkladı.

Bir gemiyi kızağa çekip boyasını yenilemek, şaftını elden geçirmek haftalar sürer. Burada ise hisse fiyatı birkaç ay içinde yaklaşık yirmi katına çıktı. Gemi yerinden kıpırdamadan bu kadar yol alabiliyorsa ortada denizcilikten çok başka bir seyir planı var demektir. Bu planın kim tarafından çizildiğini soruşturma gösterecek.

Tersane, borsa, fon ve liman. Mesleğimin sözcükleri yan yana gelince insan ister istemez yükün manifestosunu görmek istiyor: Kim aldı, kim sattı, kim denetledi? Daha önemlisi, aynı işlem sıradan bir yatırımcı tarafından yapılsaydı sistem aynı hızla ve aynı titizlikle çalışır mıydı?

Bir ayrıntının hakkını da teslim edelim. Kaya’nın bir fon yöneticisinin özel jetiyle hacca gittiği iddiasını kendisi açıkça yalanladı; Türk Hava Yolları tarifeli uçuşuna ait biletini gösterdi. Bu iddiayı olgu gibi tekrarlamak doğru değil. Özel jetle yolculuk eden kişi, birazdan anlatacağım İspanyol hikâyesinde.

Bu fonların yatırımcısını düşünün bir an. İkramiyesini değerlendirmek isteyen emekliyi, dükkânının birikimini korumaya çalışan esnafı, ilk maaşıyla yatırım uygulaması indiren genci. Onlar için fon bir tasarruf aracıydı. Fonun içindeki varlıkların nasıl fiyatlandığını ve kimlerin ne zaman çıkış yaptığını bilmeleri beklenemezdi. Piyasada buna bilgi asimetrisi denir. Mahallede daha kısa bir adı vardır.

Kralın hızlı treni

Ekim 2011’de, iki Suudi ve on iki İspanyol şirketinden oluşan Al Shoula konsorsiyumu, Medine ile Mekke arasındaki Haramain hızlı tren hattının raylı sistemleri ve araçları için 6,74 milyar euroluk ihaleyi kazandı. Talgo, Renfe, Adif, Indra, OHL gibi isimlerin yer aldığı konsorsiyum 444 kilometrelik çift hatlı bir demiryolu, elektrifikasyon, sinyalizasyon ve 35 adet Talgo tren seti taahhüt etti. Üç yıllık inşaatın ardından on iki yıl işletme ve bakım da işin içindeydi. Hat Eylül 2018’de hizmete girdi. Çölün ortasından geçen ilk hızlı tren hattı olarak tarihe geçti. Railway Gazette’in ifadesiyle İspanyol şirketlerinin yurt dışında üstlendiği en büyük girişim konsorsiyumlarından biri Al Shoula sözleşmesiydi.

Dış ticaretçi gözüyle bakarsanız kusursuz bir proje ihracatı hikâyesi gibi görünüyor. Teknoloji transferi var, istihdam var, marka değeri var. Madrid’de bu ihalenin arkasında devlet diplomasisinin, özellikle de Körfez hanedanlarıyla kişisel dostlukları bilinen Kral Juan Carlos’un durduğu hiçbir zaman sır olmadı. Sorun, dostluğun faturasının kime kesildiği sorusuyla başladı.

Cenevre savcılığının soruşturmasına yansıyan kayıtlara göre 1 Ağustos 2008’de Suudi Arabistan Maliye Bakanlığı’ndan 100 milyon dolar, Panama’da kurulu Lucum Vakfı adına Cenevre’deki özel banka Mirabaud’da açılmış bir hesaba gönderildi. Vakfın lehtarı Juan Carlos’tu. Para 2012’de bu hesaptan çıktı ve yaklaşık 65 milyon euro, kralın eski sevgilisi Corinna zu Sayn-Wittgenstein’a, bugünkü adıyla Corinna Larsen’e ait bir şirkete aktarıldı. Hesap aynı yıl kapatıldı.

Aşkın navlunu

İngiliz mahkeme kayıtlarına göre ikili arasındaki romantik ilişki 2004’ten 2009’a kadar sürmüş. Yani para el değiştirdiğinde ilişki çoktan bitmişti. Larsen’in avukatları bu transferi bir “hediye” olarak tanımladı. Ayrılmış bir sevgiliye 65 milyon euroluk hediye. Dış ticarette buna ne ad verirdik, emin değilim. Proforma faturada “numune, ticari değeri yoktur” diye beyan edilen konteynerleri hatırlatıyor bana. Gümrük memuru mührü basar geçer, ama bir kere içini merak etti mi iş uzar.

İş gerçekten uzadı. Temmuz 2018’de, emekli polis komiseri José Manuel Villarejo’nun 2015’te Larsen’le yaptığı görüşmenin ses kayıtları basına sızdı. Larsen bu kayıtlarda Juan Carlos’un Mekke hızlı treni ihalesindeki arabuluculuğu karşılığında 80 milyon euro komisyon aldığını iddia ediyordu. Eylül 2018’de İspanya Yolsuzlukla Mücadele Savcılığı, ihaleyle ilgili uluslararası işlemlerde yolsuzluk iddialarını incelemeye başladı. Cenevre’de de ayrı bir kara para aklama soruşturması yürüyordu.

Peki sonuç? Cenevre savcılığı Aralık 2021’de dosyayı kapattı; Suudi Arabistan’dan gelen para ile hızlı tren ihalesi arasında ceza davasını taşıyacak yeterli bağlantıyı kuramadı. İspanyol savcılığı da Mart 2022’de soruşturmaları düşürdü. Tahttan çekilmeden önceki anayasal dokunulmazlık, zamanaşımı ve vergi düzenlemeleri kararda etkiliydi. Juan Carlos hakkında bu dosyada bir mahkûmiyet bulunmuyor. Ahlaki ve siyasi hesap verme sorusu ise ceza dosyasının kapanmasıyla kendiliğinden kapanmıyor.

Lojistikte buna “hasarsız teslim” diyoruz. Yük yerine ulaşmış, konşimento temiz, kimse sorumlu değil. Sadece konteyner biraz hafiflemiş!

Fil, jet ve çıplak kral

Hikâyenin romantik komedi kısmı bitmeden trajikomik bölümü başlamıştı zaten. Nisan 2012’de, İspanya ekonomik krizin en derin yerindeyken, kral Botsvana’da fil avına çıktı. Kalçasını kırınca olay ortaya çıktı, basına öldürülmüş bir filin önünde tüfeğiyle poz verdiği bir fotoğraf düştü. Hastaneden çıkarken kameralara dönüp “Çok üzgünüm, hata yaptım, bir daha olmayacak” dedi. Bir İspanyol kralından duyulmuş en kısa ve en ünlü özür buydu. İki yıl sonra, Haziran 2014’te tahtı oğlu Felipe’ye bıraktı.

Mart 2020’de Kral Felipe babasının saraydan aldığı ödeneği kesti ve kendisine kalabilecek mirastan feragat ettiğini açıkladı. Aynı yılın 3 Ağustos’unda Juan Carlos özel bir jetle ülkeyi terk etti ve Abu Dabi’de, Emirates Palace otelinde misafir edildi. Suudi parasıyla başlayan hikâye, Körfez’in misafirperverliğiyle devam etti. Bu arada Larsen, eski sevgilisine Londra’da taciz davası da açtı. Temyiz Mahkemesi Aralık 2022’de tahttan çekilme öncesine ait eylemler için kralın dokunulmazlığı olduğuna hükmetti. Ekim 2023’te ise Yüksek Mahkeme davayı görmeye yetkisi olmadığını açıkladı. Bir aşk davasının yargı yetkisi itirazına takılması, gümrükte “bu yük bizim antrepoya ait değil” denilen konteyneri hatırlatıyor. Yük orada duruyor, ama kimse kapağını aç(a)mıyor.

Andersen’in masalını bilirsiniz. Kral yeni elbiseleriyle kalabalığın önüne çıkar; herkes kumaşı över, sonunda bir çocuk bağırır: “Kral çıplak!” İspanya’da bu cümleyi söylemek için bir sevgilinin iddiaları, sızan kayıtlar ve banka hesapları gerekti. Unvan yerinde durdu; güven ise eski yerine dönemedi.

Dış ticaretin iç çamaşırı

İşin şakası bir yana, bu iki hikâyenin dış ticaret açısından ortak bir dersi var. Uluslararası sözleşmelerde komisyon, aracılık ve “danışmanlık” kalemleri meşru ticaretin parçasıdır. Acenteler, brokerler, forwarderlar zaten bu sistem sayesinde ekmek yiyor. Ne var ki bu kalemler belgesiz, amacı belirsiz ve kişiye bağlı hâle geldiğinde, ticaret ile rüşvet arasındaki ince çizgi silinir. OECD’nin Yabancı Kamu Görevlilerine Rüşvet Verilmesinin Önlenmesi Sözleşmesi bu çizgiyi korumak için var. Hem İspanya hem Türkiye bu sözleşmenin tarafı. Kâğıt üstünde her şey yerli yerinde.

Hep söylüyorum. Bir sistemin sağlamlığını, belgeye değil, belgenin kontrol edilip edilmediğine bakarak ölçersiniz. İspanya’da kralın parası İsviçre’de, vakfı Panama’da, ihale ise Suudi Arabistan’daydı. Üç ayrı yargı, üç ayrı mevzuat, hepsinin arasından süzülüp geçen bir “hediye”. Bizde ise hisse Yalova’da, fon İstanbul’da, kazanç ise iddialara göre çöküşten birkaç gün önce güvenli limana ulaşmış. Bir başka söylemle, rota farklı, yük aynı.

Sahada çalışan her ihracatçı işin öbür yüzünü bilir. Yirmi bin dolarlık akreditifte konşimentodaki tek harf yüzünden bankadan rezerv yersiniz. Bir tır mal için menşe belgesi, fatura, çeki listesi, A.TR ve sigorta poliçesi hazırlarsınız; biri eksikse yük bekler, masraf işler. Banka küçük ödemenin kaynağını sorar. Küçük işlemdeki bu titizlik, büyük servetin hareketinde de gösterilmelidir. Mesele teknik kapasite değil, aynı kuralı herkese uygulama iradesidir.

Gümrükte beyan, antrepoda niyet

Bir farkı da dürüstçe konuşalım. İspanyol kralının dokunulmazlığı anayasadan geliyordu; adı ve kapsamı belliydi. Bizde ise sorgulamayı güçleştiren zırh bazen kanundan değil, siyasal dilden örülüyor. Helal kazanç, kul hakkı ve dünya malının geçiciliği yıllardır kürsülerden anlatılıyor. Bunlar kıymetli ilkeler. Ne var ki siyasal İslam, bu ilkeleri iktidarın ahlaki üstünlük iddiasına dönüştürdüğünde, yöneticinin mal varlığını ve işlemlerini sorgulayan kişiyi sanki inanca saldırıyormuş gibi gösterme imkânı doğuyor. Etiket ne kadar kutsal görünürse görünsün, konteynerin içi yine de açılmalı.

İnançla geçinen insanın helal lokma hassasiyetini kimseye anlatmaya gerek yok. Tam da bu nedenle dinî kavramların siyasi dokunulmazlık belgesi gibi kullanılması ağır bir istismardır. “Kul hakkı” sözünü sıkça söyleyenlerin, kamu gücüne yakın kişilerin kazançları söz konusu olduğunda hesap sormayı daha güçlü savunması gerekir. Aksi hâlde denetim antrepoya kaldırılır, malın sahibi de içeriği de belirsiz kalır. İspanya’da kralın ödeneği kesildi, ülkeden ayrıldı; fakat bu sonuçlar yargısal suçluluk kararı değildi. Bizde de bir parti görevinden ayrılmak, soruların yanıtlandığı anlamına gelmez.

Don lastiği

Masumiyet karinesi herkes için geçerlidir. Bu yüzden soruşturmanın sonucunu beklerken sorulması gerekenleri de erteleyemeyiz: İşlemler ne zaman yapıldı, fonlar bu hisseleri hangi gerekçeyle taşıdı, denetim neyi gördü? Dış ticarette beyannameyi teslim etmek yetmez; gerektiğinde konteyner açılır ve yük sayılır. Kamusal hesap verebilirlik de aynı açıklığı gerektirir.

Don lastiğini bilirsiniz; esner, biraz daha esner, sonunda kopar. Bir ülkenin adalet duygusu da öyledir. Küçüğün konşimentosundaki harfi büyüteçle inceleyip büyüğün milyarlık işlemlerini “siyasi sorumluluk” cümlesiyle geçiştirirseniz o lastiği kendi elinizle gerersiniz. İnanç, kul hakkını örtmek için kullanıldığında hem inananın vicdanı hem kamunun güveni incinir. Şimdi beklediğimiz şey bir masaldaki çocuğun bağırması değil; belgelerin açılması, işlemlerin incelenmesi ve aynı ölçünün herkese uygulanması. Kralın üzerinde ne olduğu sonra konuşulur. Önce şu konteyneri açalım.

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.