Gerek yerel gerek uluslararası hizmet veren lojistik şirketleri hizmet kalitelerini yükseltmek ve bu hizmetlerin devamlılığını sağlamak için işlerini kolaylaştıran bankalarla çalışmalılar. Banka da biz lojistikçiler gibi hizmet kuruluşu ve sorunumuzu en iyi onlar anlar diye düşünüyoruz. Bu düşüncemiz karşılık buluyor mu? Bu yazımızda lojistik firmalarıyla Türk (!?) bankaları arasındaki ilginç örnekleri sizinle paylaşacağım.
Geçtiğimiz günlerde sektörden bir arkadaşımla sohbet ediyorduk. İspanyol ortaklı 'garantici' bir bankayla çalıştığını, küçük ancak likit bir firma olduklarından bahsetti. Kredi kullanmıyorlardı. Kredi kartları dahi yoktu. Verdikleri hizmetler karşılığında yurt dışından havaleler geliyor, gelen ödemelerin büyük bir kısmı da navlun, depolama ve bunun gibi alınan hizmetler karşılığında yerel taşeronlarına havale ediliyordu. Bilirsiniz, bizim sektörümüzde yüksek kârlılıklar yoktur. Sürümden kazanırız. Yüksek cirolar yaparız ancak en ufak beklenmedik gider kalemi bile beklenilen kârımızı silip süpürebilir.
Bir gün, 20 senedir çalıştıkları bankadan bir müşteri temsilcisi arkadaşımı aramış. "Kredi kartı kullanmalısınız, size kredi kartı verelim" diyerek ısrarla şirket kredi kartı satmaya çabalamış. Olabilir, bankalardaki müşteri temsilcilerine çok zorlayıcı hedefler verildiğini, enselerinde boza pişirildiğini, yer yer mobbinge dahi uğradıklarını ve bu sırada psikolojik olarak yıprandıklarını biliyoruz, duyuyoruz, görüyoruz. Arkadaşım, telefondaki hanımefendiyi nazikçe reddetmiş. Müşteri temsilcisi bankacı, o günden sonra neredeyse her gün, ısrarla ve rahatsız edecek derecede çok sayıda aramayla, kredi kartı kullanmalısınız, size kredi verelim, neden hiç kredi kullanmıyorsunuz, çek de kullanmıyorsunuz, çek defteri verelim gibi sabır sınırlarını zorlayan bir tarzda ürünlerini pazarlamaya çalışmış.
Bu süreç birkaç hafta bu tempoda gittikten sonra, aynı temsilci aba altından sopa gösterir gibi "Bizim için kârlı müşteri değilsiniz. Böyle giderse yurt dışından gelen havaleleriniz için sizden yüksek kesinti yapmaya başlayacağız" demiş. "Hep yanınızdayız", "KOBİ'lere şöyle destek oluyoruz, böyle güç katıyoruz" diyen bankanın şu tavrına bakar mısınız? Size çek defteri vermek için belli bir mevduatınızı bloke edecekler, bu bankacı adına en ucuz finans kaynaklarından biri. Size dünyada görülmemiş seviyelerde kredi satacak, bu da kendisi adına müthiş bir kazanç. İhtiyacım yok denildiğinde tehdit ediliyorsunuz.
İşin ilginç yanı, müşteri (!?) temsilcisi dediğini de yapmış ve birkaç gün sonra gelen döviz havalelerinden -kendilerine ön bilgi de verilmeden- korkunç komisyonlar kesilmeye başlanmış. Arkadaşım, uzun süre banka müdürüyle görüşmeye çalıştıktan sonra nihayetinde kendisine ulaşmış. 20 senelik müşteri olduklarını hatırlatarak bu yanlışın düzeltilmesini rica etmiş. Kolay olmasa da mırın-kırın ederek komisyonları eski sisteme getirmişler.
Bu hikâyeyi dinlerken aklıma İngiltere geldi. Orada bu davranışın adı bile kondu: "de-banking". Avam Kamarası Hazine Komisyonu'nun 2024 başında yayımladığı verilere göre, sekiz büyük İngiliz bankası yalnızca 2023 yılında 142 bine yakın küçük işletme hesabını, başka bir deyişle ülkedeki 5,3 milyon KOBİ hesabının yüzde 2,7'sini müşterinin rızası olmadan kapatmış. Kapatmaların bir bölümü için gösterilen gerekçe ibretliktir: "risk iştahı". Firma yasal, faaliyet şeffaf, vergi ödeniyor; ama banka o gün öyle uygun görmüş. Komisyon başkanının cümlesini aynen aktarayım: yasal bir işi yapan her şirket kendine hesap açacak bir banka bulabilmelidir. Konu Nigel Farage'ın hesabının kapatılmasıyla siyasi skandala dönüşünce İngiliz hükümeti düğmeye bastı; Nisan 2026'dan itibaren yürürlüğe giren düzenlemeyle bankalar hesap kapatmadan önce en az 90 gün süre tanımak ve gerekçeyi yazılı olarak açıklamak zorunda. Müşteri bu karara finansal ombudsman nezdinde itiraz edebiliyor. Bizde ise 20 yıllık müşteri, havalesinden habersizce kesilen komisyonun hesabını sorabilmek için şube müdürüne günlerce ulaşamıyor. Aradaki kurumsal mesafeyi siz hesaplayın.
Masamızda konteyner taşımacılığı yapan başka bir arkadaşım vardı. Konu açılınca o da yarasına tuz basılmışçasına kendi yaşadıklarından bahsetti. Kendi ana bankalarının yanında ikincil olarak Katarlı, "alternatif" bir bankanın Bakırköy şubesiyle çalışıyorlarmış. Dediğine göre bankada işler şahısların keyfi tutumlarıyla değişiyormuş. Sürekli personel sirkülasyonu yaşanan bu banka ile yaklaşık 18 senedir çalıştıklarını, önce Kartal şubesi müşterisi oldukların, ardından sebebini anlamadıkları bir kararla banka tarafından Altunizade şubesine yollandıklarını, ardından kimin ve neden verdiği belli olmayan bir kararla Bakırköy şubesine itildiklerini gülerek anlattı. "Senelerdir Bakırköy şubesiyle çalışıyoruz ancak bizim merkezimiz Beylikdüzü'nde. Hesaplarımızı Beylikdüzü şubesine aktarın bari, en azından yakın olsun" dediklerinde yine ciddiyetten uzak yanıtlarla Bakırköy şubesiyle çalışmaya adeta zorlandıklarını anlattı.
Bu firma da çek, kredi ve kredi kartı kullanmıyor. Hareketli bir hesap geçmişleri var. Kredi skorları ve tarihçeleri pırıl pırıl. Sürekli olarak yurt dışından havaleleri geliyor. Yurda döviz getirip vergi veren insanlar bunlar. Verdikleri hizmetlerde açıklanamayacak hiçbir şey yok. Bundan birkaç zaman önce Katarlı bankanın kendilerine atadığı yeni müşteri temsilcisine ulaşamamaya, telefonlarına, emaillerine, SMS'lerine, Whatsapp mesajlarına dönülmeyen durumlarla karşılaşmaya başlamışlar. Yeni müşteri temsilcisi hanımefendi muhasebe bölümünden arayıp kambiyo soruları soran forwarding firması çalışanlarına hakarete varan, terbiye sınırını aşan sert çıkışlar yapınca, arkadaşım da Katarlı bankanın genel merkezine kısa bir şikâyet mektubu yazıp, yaptıklarının her şeyin başında ayıp olduğunu ifade ediyor. Birkaç gün sonra Bakırköy şube müdür arayıp özür diliyor. Kendi cep telefonunu paylaşıyor ve o temsilci ile görüşmeyip direkt kendisini aramalarını rica ediyor. Birkaç ay sonra o müdür de yer değiştirip yok oluyor.
Sorun bundan sonra düzelmiyor, aksine artıyor. Yurt dışından gelen havalelerin büyük kısmı banka tarafından "şüpheli" bulunarak reddedilmeye başlanıyor. Konşimentolar, alış faturası, satış faturası, ticaret yapılan ülke, gemi bilgileri her şey net ve açık olmasına rağmen daha önce bir kez şikâyet edilmiş müşteri temsilcisi hanımefendinin yanıtı oldukça ilginç: "Siz bize gemi Ukrayna'ya gidiyor dediniz. İnternetten baktık. Gemi Libya'ya doğru hareket ediyor. Bizi yanıltmaya mı çalışıyorsunuz? Böyle devam ederseniz sizin geçmişte de yaptığınız işlemler şüpheli olarak incelemeye alınır ve size ödenen rakamlara el konulabilir."
Yukarıdaki cümleyi tekrar okur musunuz? Müşterisi olduğunuz, mevduat bulundurduğunuz, her sene bilanço, mizan, çalışan sayısı, vergi levhası gibi tüm bilgilerinize sunduğunuz ve on yıllardır çalıştığınız bankanın bu cümleleri kurabilmesi için korkunç bir insan kaynakları yönetimine sahip olması düşünülür. Gemi gayri menkul bir varlık mı ki sabit bir yerde beklesin? Bu Eminönü’ndeki balık ekmek satan kayık değil. Bir plan dahilinde elbette hareket edecek. Bir limandan diğerine aktarmalı sevkiyat yapılması hangi yasayla suç veya şüpheli görülebilir? Ticareti yapılan rota, şirketler, emtia herhangi bir uluslararası yapı tarafından ambargo listesinde mi? Geçmişten günümüze faturalı, vergilendirilmiş gelirlerinizin ödemesi banka tarafından mı yapılıyor yoksa müşteriniz tarafından mı? Her şeyin ötesinde, bir banka size hizmet sunmak için mi vardır yoksa halet-i ruhiyesi sallantıda, daha önce de bir defa zılgıt yediğinden dolayı firmanıza karşı husumet güden bir personelin ihtiraslarını tatmin için mi?
İşin teknik tarafını da not düşeyim. Konteyner hatlarında aktarmalı sevkiyat istisna değil, işleyişin ta kendisidir; gemi bir ana limanda yük aktarır, konteyner başka bir gemiyle nihai varış limanına gider. Rota ekranına bakıp "gemi başka yere gidiyor, demek ki bizi kandırıyorsunuz" demek, denizciliğin alfabesini bilmemektir. Kaldı ki bankaların tarama sistemleri de yanılmazlıktan çok uzak: sektör verileri, yaptırım taramalarında üretilen uyarıların yüzde 90 ile 99 arasındaki bölümünün yanlış alarm olduğunu gösteriyor. Yani bankacılık dünyası kendi ürettiği alarm gürültüsünü ayıklamak yerine, faturayı meşru iş yapan müşteriye kesmeyi tercih edebiliyor. Uluslararası literatürde bu davranışın adı da var: "de-risking", yani riski yönetmek yerine müşteriyi kapı dışarı ederek riskten kaçınmak. Uluslararası Ödemeler Bankası (Bank for International Settlements) bünyesindeki komite verilerine göre, dünyadaki aktif muhabir bankacılık ilişkilerinin yaklaşık yüzde 30'u 2011 ile 2022 arasında tasfiye edildi.
ABD Hazine Bakanlığı'nın 2023 tarihli de-risking strateji raporu ise itiraf gibidir: ilişkilerin kesilmesindeki birincil etken kara para riski değil, kârlılık hesabıdır. En bilinen örneklerden biri, Barclays'in Somali'ye işleyen havale kanalına hizmet veren kuruluşun hesabını kapatmasıyla bir ülkenin işçi dövizlerinin tehlikeye girmesiydi. Akademik çalışmalar da tabloyu tamamlıyor: muhabir banka ilişkisi kesilen ülkelerdeki firmaların ihracat kabiliyetinin kalıcı biçimde zarar gördüğü ortaya konmuş durumda. Kısacası bankacının kaprisi ya da aşırı temkinli refleksi, mikro ölçekte bir forwarder'ın tahsilatını, makro ölçekte bir ülkenin dış ticaretini baltalayabiliyor.
Arkadaşım, yaşadıkları bu trajikomik deneyim sonrasında banka değişikliği düşündüklerini ve tüm mevduatlarını tek bir bankada toplayacaklarını anlattı. Katarlı bankanın Bakırköy şubesindeki o müşteri temsilcisinin umarsız ve bilinçli yanlış kararı sebebiyle gelen birkaç havale haftalarca arafta bekledikten sonra sudan sebeplerle iade edilmiş ve freight forwarder firmanın tahsilat süreci baltalanmaya çalışılmıştı. Şimdi biz böyle bir kuruma "Benim bankacım" diyebilir miyiz ya da bir bankaya müşteri olabilmek, standart bir hizmet alabilmek için o bankayla kaç sene çalışmak gerekir? Kredi kullanmayan, çek defteri ihtiyacı olmayan, kredi kartı istemeyen bir firma artık bankalarca cezalandırılacak mı? Hani bu ülkeye döviz getirenin önü, yolu açılacak, ayağına değen taşlar temizlenecekti?
Meselenin bir de küresel boyutu var. Asya Kalkınma Bankası'nın hesaplamalarına göre dünya ticaretinin yaklaşık yüzde 80'i bir tür ticaret finansmanıyla dönüyor; akreditif, havale, tahsilat, teminat. Aynı kurumun düzenli anketi, talep edilip de bankalarca karşılanmayan ticaret finansmanının, literatürdeki adıyla "ticaret finansmanı açığının" 2022'de 2,5 trilyon dolara ulaştığını, güncel tahminlerin de hâlâ bu seviyeyi işaret ettiğini gösteriyor. Reddedilen taleplerin ezici çoğunluğu KOBİ'lere ait. İşin bizi doğrudan ilgilendiren tarafı ise ankete katılan şirketler tedarik zincirlerinin en büyük sorunu olarak finansmana erişememeyi göstermiş, dirençli bir tedarik zincirinin temel bileşenlerini sıralarken de yeterli finansmanı ve güvenilir lojistiği yan yana koymuşlar. Yani bankacı ile lojistikçi aynı işlemin iki yarısıdır; biri yükü, diğeri bedeli taşır. Yük yürür de bedel yürümezse ticaret durur. Bu yüzden bir bankacının keyfî tutumu masum bir müşteri ilişkisi sorunu değil, doğrudan tedarik zinciri riski olarak okunmalıdır.
Benzer dertleri deneyimleyen nakliyeci, depocu, forwarder, gümrükçü arkadaşlarımız olduğunu biliyorum. Bankaların yüksek enflasyon altında ezilen Türkiye vatandaşları üzerinden tarihi kâr rekorları kırdıklarını, faiz gelirlerinin harman olduğunu, 2018'den bu zamana ciro, vergi ve kâr rekortmeni şirketlerin tepelerinde bankaların bulunduğunu da görüyoruz. Rakamlar ortada: BDDK verilerine göre Türk bankacılık sektörü 2025 yılını bir önceki yıla göre yüzde 12 artışla 940 milyar lirayı aşan rekor net kârla kapattı; yılın ilk dokuz ayındaki kâr artışı ise yıllık bazda yüzde 45'i bulmuştu. Aynı dönemde en büyük on bankanın toplam kârı 674 milyar lirayı geçti. Sürümden kazanan, kuruşun hesabını yapan lojistikçiye "kârlı müşteri değilsiniz" diye çıkışan sektör, işte bu sektör.
Bu sektör sırtında birden fazla yükü taşırken bir de bankacı kaprisiyle uğraşmak zorunda bırakılmamalı. Navlun dalgalanmasını, kur riskini, akaryakıt zammını, gümrükteki belirsizliği zaten taşıyoruz; finansal sistemin görevi bu yüklere yenisini eklemek değil, altına omuz vermektir. İngiltere örneğinde olduğu gibi, hesap kapatma ve keyfî kesinti kararlarına karşı makul bir bildirim süresi, yazılı gerekçe ve işleyen bir itiraz mekanizması bizde de konuşulmayı fazlasıyla hak ediyor. Bankalar da yazımda tipolojileri tasvir edilen çürük, eğitimsiz, prensip fukarası personeli takımlarına dahil etmemeliler. Yazık.
Son söz: Bana bankacını söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim.